Bahar mevsiminin o coşkunluğu içinde ruhumda oluşan dalgaların dışavurumuna benzer bir hisle birden arabamdan çıkıp parmağımla karşı dağa kıvrılan yolu gösterip “İşte” dedim, “şu tozlu, taşlı, ormanın içinde kaybolan yol var ya, o yolun benim hayatımda ne büyük ve de bilinç altıma yer etmiş anıları vardır!”
Başkası için belki hiçbir anlamı yoktur bu sıradan tozlu yolun; belki de diyecektir ki bu adam bir serap görmekte…
Yollar!...Devamlı gittiğimiz, giderken de bütünleştiğimiz, duygularımızı farkında olmadan kenarlardaki topraklarına serpiştirdiğimiz, ektiğimiz, ama bunun farkına yıllar sonra varabildiğimiz o ufuk çizgileri… O yolların anılarımıza kaynak teşkil edebileceği, kendileri ile bütünleştiğimiz manevi varlıklar olduğunu yıllar sonra anlayabiliyoruz..
İşte şu satırları yazmama vesile olan şu taşlı yola bir başkası kendi gönül penceresinden bakınca bu onun için hiçbir anlam ifade etmeyebilir. Ama o yolun benim o çocukluk hayatımda öyle büyük bir anlamı var ki!...Bu dönen, kıvrılan yollardan, yüksek rakımlı tepelere çıkıp sonra vadilere inen şu yollarda kar fırtınası altında, eksi yirmi derecede saatlerce yürüdüğümü hatırladım o an… Kelebeğin arabamın camına konduğu o güzel bahar gününde ben o yolun karlı halini hatırlıyorum , bambaşka duygulara, dugu seline kapılıyorum.. Demek ki “Çoban hicranlarını basar bağrına yayla…”
Genellikle Şubat ayına rastlayan dönem tatilimizde ilçeden köye o karlı yollardan giderken 15-20 çocuk tek sıra halinde yürürken önümüzden esen kar fırtınasından korunmak için bazen ters yürüme pozisyonu aldığımızı da hatırlıyorum. Aynen bir arabanın geri geri gitmesi gibi… En öndeki yorulunca bir başkası nöbeti devralıp öne geçerdi; böylece enerjimizi tasarruflu kullanma yolunu seçmek zorunda kalırdık.
En zor olanı da uzunluğu 3-4 kilometreyi bulan tırmanma şeridi idi.. O küçük dünyamızda yolun o eğimi bizim gözümüzde o kadar büyürdü ki!...Sanki o tepeye varıncaya kadar enerjimiz bitecek, yetmeyecek veya o tepeyi bir aşınca yolculuğun en zor kısmı bitecekmiş gibi bir hisse kapılırdık. O tepeye varınca Allahuekber Dağları’nın o güzel çam ağaçlarından birinin altına, aynen tipide birbirine sokulan penguenler gibi sırtsırta verip elimizdeki azıklardan yer ve yürüme enerjimizi tekrar depolardık.
Dönen, kıvrılan yollar…
Bir bahar günü o yoldan giderken birden şiddetli bir yağmura yakalanmıştık. Şemsiye mi? Öyle birşey yok ki kimsede… Onbeş yirmi çocuğuz. Okullar tatil olmuş, ilçeden köye gidiyoruz. İçimizde sevinç, yakınlarımızla hasret gidereceğiz. Adeta ruhumuz bedenimizden önde gidiyor…
Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun yanında bir de şimşekler çakmakta. Her şimşek çakışında öyle bir gök gürlemesi oluyor ki ödümüz kopuyor adeta… Bir ağacın altına toplanıp yağmurun geçmesini bekliyoruz. Tahminen yarım saat kadar süren yağmurda ıslandıktan sonra odun toplayıp ateş yaktık ve sırtımızı dönerek ateşte kurulanmaya çalışıyoruz. Birden sırtımda bir sıcaklık hissetmemle elimi o noktaya uzattığımda bir de ne göreyim, ceketimin o noktası yanmış, kocaman bir buruşukluk oluşmuş. Ceketim de yeni ve başka ceketim de yok.. Ağlamaya başladığımı hatırladıkça şimdi tebessüm ediyorum. İşte çocuğun dünyası..Elbiselerimiz en kıymetli varlıklarımız imiş…
Şimdi bu yoldan arabamla geçiyorum. Zaman zaman inip çocukluğumuzda dinlenip ekmek üzüm yediğimiz o “göze”leri eşime anlatıyorum. Anılar yumağından bir şeyler, kırıntılar aktarıyorum…
Mutluluklarım var, hüzünlerim var, heyecan ve maceralarım var.
Anılar beni sürüklüyor… Şu yoldan bir gece dayımın oğlu ile ilçeden köye gidişimizi hatırladım. Ortaokul öğrencisiydim. İlçeye gidip alışveriş ettik ve aynı gün ikindiye doğru ilçeden yola çıktık. Elbette yaya olarak, nerede araba, minibüs… Yolumuz 30-35 kilometre. Tepeye çıkınca ortalık kararmaya, akşam karanlığı çökmeye başlamıştı. Ayışığında yürüyoruz. Korkuyoruz ama birbirimize hissettirmemeye çalışıyoruz ve karşılıklı cesaret aşısı yapmaya çalışıyoruz..Yani züğürt tesellisi.. Uzaktan gördüğümüz her ağaca veya taşa, karartıya başka anlamlar yüklüyoruz..”Ya kurtsa, ya ayıysa!”
Yorulmuşuz, saatlerdir yürüyoruz. Bir çayırlığa gelince “purul” denilen ot yığınlarını gösterip “Sinan gel, şu purullardan birinin içine girip sabahı bekleyelim, uyuyalım, uyku gözlerimden dökülüyor” dediğimde Sinan kabul etti. Meğer ne kadar da uykumuz gelmiş. Ot yığınının tepesinde bir yer açıp içine gömüldük ve derin bir uykuya daldık. Ara sıra uyanıp yıldızlara bakıyoruz.
Sabah olduğunda yola devam… Köyde bizi merak edip aramaya çıkmışlar. Purulun içinde olduğumuzu nereden bilecekler! Kızmalar, sitemler…
Hayatımda o kadar yol hikayesi var ki!.. Birgün uzun bir “yol” yazısı yazmayı düşünüyorum.
Bu bir başlangıç oldu. Dönen kıvrılan yollar! Bu yolların beni en sonunda mutlu bir noktaya taşıdığını ifade edeyim.
DR.FİKRET SOLAK……………………22.07.2010…. |