İNCE... EVET ÇOK İNCE BİR DAVRANIŞ...

  O daveti alınca hem duygulanıyorum, hem de karşı tarafın zahmetinden dolayı vücut kimyamda farklı rüzgarlar esiyor.... Hani 'marifet iltifata tabidir' özdeyişinin adeta içini dolduruyor bu davet. Doğduğum beldeye 10 yıl sonra yapmış olduğum bu 'sılai rahim' ziyareti duyulunca konakladığım eve de ziyaretlerin sıklaştığını görüyorum.

            Duygulanıyorum, 'neden zahmet ettiniz yani; buna hiç gerek yoktu!' deyip başımı mahcubiyetle öne eğiyorum. İçimden de şöyle diyorum: 'Keşke sabah onlara hiç uğramasaymışız! Geldiğimi buradan ayrılınca duysaymış! Durup dururken zahmete koştuk!' Zira sabahleyin köyün o tarafını gezerken abim 'bir uğrayalım, baş sağlığı verelim... Belki duymamışsındır; kardeşi Yücel geçenlerde vefat etti!'...Uğruyoruz ve sıcak bir karşılama... Vücut dili her şeyi anlatıyor...Evet bu bakışlar kalbin ifadesi ve samimi...Beni karşısında görünce içeri bağırıyor: 'Hanım bak kim geldi!'

Eşi geliyor ve o da şaşırıyor. Zira senelerdir gitmemişim ki... Bir çay faslından sonra izin isteyip kalkıyoruz. Zira programda Yayla ziyareti var. Akşamın beşi... Konakladığın yeğenim Gökhan'ın kartal yuvası görünümündeki evinde balkonda çay içiyoruz..Evin önünde alabalik havuzları var...Onun yanında 50 civarında arı kovanı...Otuz metre öteden, evin önünden akan 'çay'ın çıkardığı ses insanı dinlendiriyor...Evin arkasında dik yamaç uzanıyor ve yukarılarda ki ormanın içinde ayılar var..Burası 'milli park' olarak ilan edildiğinden yaban hayvanlarını, özellikle de nesli tükenme sınırına gelen boz ayıları avlamak yasak ve cezası da büyük...Yani diyorum ki 'şöyle teknolojiden ve gürültüden uzak birkaç gün geçireyim...Kafamı boşaltayım. Ne telefon isterim, ne de televizyon...Şehrin uğultusundan bunalmış ruhum bir dinlensin!'

          Demli çayları yudumlayıp sohbeti koyulaştırmışken bir de bakıyoruz ki o kalbi dost, büyüğümüz bizi ziyarete geliyor. Yanımıza gelir gelmez daha oturmadan başlıyor anlatmaya: 'Bugün siz ayrılırken içim hiç rahat etmedi. Beni ameliyat eden bir hekimi, hem de bu toprakların çocuğu birisini kebap yedirmeden göndermek bana yakışmaz. Bir daha böyle bir fırsat elime geçer mi! Bir çay ile uğurlamak bana yakışmadı ve rahatsız oldum!' İtiraz edecek oluyorum, dinlemiyor.

'Çocukları Yayla'ya gönderdim; koyunu getirecekler. Akşama cağ kebaba davetlimsiniz. Ben hemen gideyim, ancak yetişir!' 

            Mahcup oluyorum... Vazgeçirmek için uğraşıyorum..Nafile.. Kendince bir 'minnet borcu' kavramı oluşturmuş kafasında ve onu 'ödemekte' kararlı... 'Ben' diyor, 'buradan kalktım ta Yalova'ya geldim ve sen beni ameliyat ettiğin gibi bir de evine davet ettin...Ben unutur muyum yapılanları.. Ee ne de olsa ağa torunuyuz!'

            'Abi' diyorum, 'sana yaptığım benim görevim. Bunu yedi yabancıya da yapıyorum, hem de sayısız defa!'  Elini kaldırarak son sözü söylüyor: 'Hayır davetlimsiniz!' deyip ayrılıyor. Gönülden gelen bir davet bu. İcabet etmemek ne mümkün!

            Akşam saat sekizde evine gidiyoruz... Mükellef bir sofra... Cağ kebaplar, salatalar...'Hele bir de şundan ye' ısrarları... Cağ kebapların sonu gelmiyor... Her seferinde 'hele bir tane daha ye!' Anadolu insanının gönül zenginliği işte bu.

            Yöremin insanları bilsin diye açıklıyorum: Kim olduğunu merak ettiniz değil mi? Bu gönül zengini insan Selahattin Abi...Bu isim sadfece bir sembol aslında...Daha nice Selahattin abileri barındırıyor bu topraklar...Orada tekrar şahsıma iltifatlar yağdırınca kızarıyor ve  utanıyorum.

            Bir dostun gönül sofrası idi bu. Bizi onurlandırdı Selahatti Abi. Gönülden teşekkürler...

YORUM EKLE