GÜNAYDIN Değerli Okurlar,

Atatürk, yeni Türk devletini kurduğu zaman, onun, en modern esaslarla donatılmış olmasını istiyordu.

Osmanlı Devleti dinsel bir yapıya sahip olduğu için, yeni devletin bu yapıdan sıyrılması şarttı. Aksi halde, yeni Türk Devleti, Osmanlı Devleti’nin bir devamı olmaktan öteye geçemezdi.

Dinsel esaslar, devletin görevlerinin çerçevesi olursa, devrim yapmak da gereksizdi.

Yeni Türk devriminin asıl amacı, gelişmeyi ve ilerlemeyi boğan dinsel kuralların yönetim ilkelerinden arınmış olmasıydı. Zaten, Misâk- Milli sınırları içine çekilmiş yeni Türk Devleti’nin siyasal bakımdan da dinsel olmasına ihtiyaç yoktu.

Atatürk bu gerçeği, daha devrimlere başlamadan önce biliyordu. Ancak, toplumun çok büyük bir kesiminin bilgisiz ve tutucu, gerici çevrelerin etkisi altında olması, devrimin bu en önemli adımını gerçekleştirmede dikkatli olmasını gerektiriyordu.

Bu nedenle laiklik, Türkiye’de safha safha yerleşti.

Bütün zorluk, İslâm dininin devlet yönetimine ve hukuka ilişkin kurallarının artık modern bir toplumda yeri olmadığına aydınları ve halkı inandırabilmekti.

Gerçekten, İslâm’ ın yönetim ve hukuka ilişkin kuralları ilk zamanlar için çok ileri idi. Ancak, bu esaslar yenilenmemiş ve ortaçağın bitmesiyle birlikte, bazı kurallar uygulama değerlerini yitirmişlerdi. Zamana uymayı en büyük ilke olarak tanımış İslâm’ ın bu kurallarını modern esaslarla değiştirmenin dine aykırı yanı yoktu.  Ancak, sömürücü ve tutucu çevreler bu gerçeği yüzlerce yıl kabullenmemişlerdi.

Sorun buradan çıkıyordu.

Toplum inancıyla baş başa bırakılmalıydı.  Din adamları ile dinsel kurumlar, devlet yönetiminden elini çekmeliydi.  Vatandaş ibadetini dilediği gibi yapmalı, devlet buna karışmamalıydı. Ancak, Türk toplumunu ilerlemekten alıkoyan bütün gerici ve tutucu kurallar da yok edilmeliydi.

İlk önemli adım ise saltanatın kaldırılmasıyla atıldı. Siyasal güç, TBMM’ne, dolayısıyla ulusa geçti, İstanbul’daki Halife ise bir sembol derecesine düştü.

Sonra, Halifelik de ortadan kaldırılınca, bundan sonra atılacak adımlar son derece kolaylaştı, gerici ve tutucular da en büyük desteklerinden yoksun kaldılar.

Bunu, Şeriye ve Evkaf Vekillikleri’ nin kaldırılması, Tevhidi Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi)  Kanunu, tekke ve zaviyelerin kapatılması gibi eylemler takip etti.

Devletin lâikleşmesi, siyasetin ve yönetimin dinden ayrılması adım adım gerçekleştikçe, buna karşı tepkiler de doğdu.

Aslında lâikliğe olan tepki, tüm devrime ve bunun siyasal sistemine karşıydı. Çünkü lâiklik, Türk devriminin temeliydi.

Bu tepki çerçevesinden olarak, Atatürk’ü ortadan kaldırmak da düşünüldü.

Mademki, artık siyasal yollarla mücadele olanağı yoktu, son çareyi denemek gerekiyordu. Bu canice düşünceyi gerçekleştirmek için çalışmalar başladı. Bir takım plânlar yapıldı.

Ancak, komplo açığa çıktı.

Atatürk’ün bu korkunç suikasttan kurtulması, Türk ulusunun büyük talihidir. Suikast dolayısı ile yapılan yargılamalarda ona karşı olan küçük bir grup tasfiye edildi.  İttihatçılık kesinlikle tarihe karıştı.

Lâikliğe karşı son ve en sert tepki, Menemen’de gösterildi.

Bunu da gelecek yazımızda görelim.

***

Kısa Bir Ek:

Mevlâna’nın 6 ciltlik Mesnevi’si vardır. Mevlâna’ya atfedilen “Ne olursan ol, gel “ sözü, ona ait olmayan 7’nci ciltte yazılıdır. Ayrıca bu söz de “Ne Olursan Ol, Gel” değil, “ Ne olursan ol, vazgeç, tövbe et, öyle gel” şeklindedir.

GÜNÜN SÖZÜ:

“Ayran çanağım önümde olduktan sonra, andolsun ki kimsenin bal şerbetini düşünmem. Azıksızım, böyle olduğu halde seni azıklandırmaya çalışırım ben, hürriyeti kulluğa satmam.” (Mevlâna)              

Gününüz aydınlık ve esenlik dolu olsun!