Sevgililer gününü kutladığımız bu günlerde, rüya gibi geçen ve aşağıda hayat öyküsünü bulacağınız Zabe Ana’nın ifade ettiği gibi bir gülmek kadar kısa olan insan ömründe sevginin, aşkın, sevdanın ne kadar değerli olduğunu hep birlikte bir kez daha anlayacağız. Çeyiz sandıklarına sığdırılmaya çalışılan 12 göçmen kadının bir dönemin tarihini özetleyen öykülerinden alıntılar yaparak hazırlanmış bu yazıyı beğeneceğinizi umuyorum…

1

1924 yılında Lozan anlaşması sonucu olarak başlayan mübadele ve geri dönüş yolculuğu hakkında çok öyküler dinledik. 1935 yılında ise Türkiye ile Romanya arasında imzalanan göç anlaşmasıyla anayurda dönüşler devam etti.

Köstence limanından Cumhuriyet vapuruyla başlayan yolculuk Yalova Subaşı Köyü’nde son buldu. Subaşı köyü Cumhuriyet tarihimizin başlarında kurulan örnek köy niteliğini taşıyor. Yerleşim alanları, üretim alanları, sosyal donatı binaları, kooperatifi ile 86 hanelik mükemmel bir köy oluştu. Madrova’dan gelen çalışkan insanlar kültürlerine, gelenek ve göreneklerini özenle yaşattılar.

2

Subaşı Sözlü Tarih Çalışma Grubu ile Nurper Fidan koordinatörlüğünde eşi rahmetli Erdemir Fidan adına 2013 yılında köyde bir Göç Evi oluşturuldu.. Göçle getirilen eşyalar, gelinlikler, mutfak araçları, takılar, tarım aletleri… Kısaca bir dönemi her yönüyle anlatan muhteşem bir Göç Evi. Yalova’daki ve Türkiye’deki tüm köylere örnek olmasını diliyorum.

3

Etnoğrafik malzemeler arasında dikkat çeken birkaç adet çeyiz sandığı da vardı. Çeyiz Sandıkları üzerinde daha detaylı bir çalışma başlatıldı. Sandık sayısı 12’ye çıktı. Sandıkların öykülerini çocukları ve torunları kaleme aldı. Sandıkların sahiplerinin çoğu hayata veda etmişti. Ancak yaşayanlarda vardı.

Sonunda öyküler yazıldı içlerinde geçmişten kalan çeyizlerden örnekler konuldu. Göç Evi’nin 4. Kuruluş yılında düzenlenen etkinlikle sergilendi.

4

Sandıkların öyküleri aslında sahiplerinin hayat öyküleri niteliğindeydi. Kitap haline getirilen “Yalova Subaşı’ndan SANDIK ÖYKÜLERİ”nden alıntılar yaparak yaşanmış öyküleri anlatıyorum.

“Ve elbette ‘kadınlar ve sandıkları’ söz konusu olduğunda ufukta hep göç vardır. Ne de olsa ‘kız kundakta, çeyiz sandıkta’ dır. Kızlar büyür, serpilir ve daha kundaktayken başlayan yol hazırlığı, günü gelince bir sandığa sığdırılıp bir gelinlik ve düğünle tamamlanır.”

Bütün öyküler çok duygu yüklü, hepsini bu sayfaya sığdırmak mümkün değil. Ancak Torunu Özden Fidan tarafından Zabe Ana’nın öyküsünü alıntı değil tam olarak veriyorum…

5

“BİR GÜLMEK KADARDI ÖMÜR

ZABE FİDAN (ZABE ANA)

(1911 / Tutrakan – 1982 / Subaşı)”

Alişimin kaşları kare aman

Sen açtın sineme yare

Bulamadım derdime çare aman

Görmedim hiç ah

Civan Alişimi Tuna boyunda

Zabea Bint Demir Celil, 501 kuruş altın maden ilen 12 altın takı… 40 gömlek, 24 don, 50 peşkir, 3 döşek, 3 yorgan, 10 çevre, 1 kilim, 6 minder, 1 bakır ibrikten 1 de bakır leğeni koymuştuk çeyiz diye sandığıma. Öyle yazmışlar 18’imde beni Hasan Mokanoğlu Mustafa’ya verirken şehadetnameye (Evlilik akdi, nikah akdi). Ben hiç okumadım o şehadetnameyi. Zati okuma yazma bilmem, okula da bi kere gittim, o da yarım gün. Çok konuşunca bizim adam ayaklanırdı “Breh breh breh! Bereket sen okula yarım gün gitmişsin, tam gün gideymişin n’oolacağmışın” diye.

İlk kocam, Mustafa yeni evliyken askere gitti. Hastalanmış orda, şarbon dediler. Cenazesini bile göstermediler. Ben çok gençtim, nikah olalı daha yıl olmamıştı, elim böğrümde kalakaldım. Beni kaynıma verdiler, Ali’ye. Kardeş bellemişken birbirimizi, mecbur edildik evlenmeye. O zamanlar yoktu ööle karşı gelmek büyüklere.

Soora 1935’te kaynatam “Türkiye’ye göç var, biz de gidecez” dedi. İstemedim ben, kimsem yok Türkiye’de gelmem dedim, direttim ama bebeğimi bırakamadım. İşte öyle geldik memleketten buraya. Az ağlamadım ben ambar kuytusunda, fırın önünde…

Ehh işte… Memlekette Demirağalar’ın Zabe, Subaşı’nda Mokanlar’ın Zabe dediler bana… Ama ne beni çağırdıkları adım, ne çektiğim acılar, ne de sandığımda getirdiğim çeyiz tarif eder beni. Çünkü yaşanan acılar hep dün olur. Adlarımız soluklaşır unutulur, gençlik hayalleriyle düzülen çeyizler, sandıkları bekler durur. Yaşamak ise başkadır: Çok çalışmak, çok sevmek, çok sabretmek ve n’olursa olsun gülüp oynamak ister. Vazgeçmeyecen öyle; ben yaşadım, hem de güle oynaya. Sevip sahiplendim, hayatın bana verdikleri kadar aldıklarını da…

Türkiye’yi memleketim bellemedim ama çocuklarıma memleket eyledim burayı. Benden aldıklarının acılı ve ölümlü gölgesine koymadım sevgimle, emeğimle, şefkatimle yoktan var ettiklerimi. İstedim ki onlar, güneşli bahçelerde yetişip büyüsünler. Çocuklarım da, torunlarım da en güzel pideyi yesin, en güzel bahçede yürüsün, gülsün, oynasın. Altı çocuk doğurdum; ilkini, dört yaşında kuşpalazı aldı, acısı yüreğimde oturdu kaldı. Ama sonra başka çocuklarım oldu, Maamıt, Mıtazaa, Emannaz, Alekber, Ismayıl. Sonra onların çocukları… Güneşli, kocaman bir çiçek bahçesi oldum ben onlarla, çiçek gibi baktım ben onlara. Çiçek bakmak şakaya gelmez, bana sorusan. Usulcacık dikecen, yumuşacık sulaycan; acele etmeden, hiçbir şeyi tepelerinden boca etmeden, boyunlarını bükmeden, incecik dallarını kırmadan, dipten dipten, okşar gibi verecen suyunu, gübresini ki baş versinler, fidan olsunlar, çiçek açsınlar.

Şindi bakıyom da çocukların, gelinlerin, kızların hiç sabrı yok. Her şey çabucacık olunca kim n’olacak sanki. Ben isterim, biraz da gülüp oynasınlar, ama evde bana bi tek torunlarım uyar. Derim onlara, “Mare kız hadi oynayın azcık”; onlar oynamaya başlayınca alın beni bi gülme, değmeyin artık keyfime! Sadece torunlarım mı, tarladaki işçiler, dağa gelip çadır kuran çingene karıları, düğüncüler; isterim onlar oynasın ben bakayım, eee tabi hem bana da oynayacak sıra gelsin. Çok severim oynayan insanı. Zaten köydeki hiçbir düğünden de geri kalmam, gençken Kuş Üngülle de ne oynardık seke seke…

Daha çok şeyler var ama hangi birini diyeyim… Toprağı da bilirim, üstünde yaşayanı da; at da binerim çift de sürerim; gömlek de dikerim don’anteri de; bez de dokurum kilim de; temree duası da bilirim göbek kesmeyi de; açtığım pazılar (yufka) meşhurdur yaptığım pideler de; boşuna mı demişler, “Razzelerin çenesi, Mokanların pidesi” diye. Bilen bilir işte…

Haay hak…

“Cıgaram ni’yanda benim?”

67

………………………………….

“NANE KOKARDI ANNEMİN SANDIĞI

8

2012 yılında 84 yaşında hayata veda eden HALİDE KIZILÖZ TEKER’in çeyiz sandığı öyküsünü kızı Nurper Fidan yazdı. Diğer sandık öykülerinde olduğu gibi bu öyküde de hüzünlü bir hayat öyküsü var. Daha çok sandıkla ilgili bölümlerini alarak özetlemeye çalıştım.

“Annem. ………Okuyamamak ömrü boyunca en derin yarası oldu. Arada sırada bunu dile getirdiğinde çok hüzünlendiğini görüp konuyu kapatmaya çalışırdım. Ardından 2. Dünya Savaşı’nın zorlu yokluk yılları kapıya dayanmış, o yılların bedelini ağır bir zatürre sonucu ciğerleriyle ödemiş.

………….Neler vardı o sandığın içinde neler? El emeği göz nuruyla işlenmiş danteller, örtüler, yatak takımları, işlemeli bohçalar, eskinin ipeğiyle yapılmış giysiler, kumaşlar, havlular ve daha birçok şey… Annem, yıllardır yaşadıklarının etkisiyle mi yoksa kendi karakteri öyle olduğundan mıdır bilmem çok titiz, disiplinli, tutumlu ve ketumdu ama bu kaya gibi görüntünün ardında çok da naif ve kırılgan bir kalp taşırdı. Belki de o naif ve kırılgan kalbini hayatın zorlukları içinde biraz ferahlatmak için sandığına nane koyardı. Tertemiz, jilet gibi ütülü ve nane kokuluydu sandıktaki her şey. Annem sandığını her açtığında orada sakladığı umutları, bir nane kokusuyla içimize dolardı. Bu nedenle annemin sandığı benim için bir nane kokusudur aynı zamanda.

…………. Annem, yıllar boyu, o dokunulmaz sandığında çeyizinin dışında kimbilir neler neler sakladın, hiçbirimizin bilemeyeceği, anlayamayacağı… Senin ölümünden sonra o nane kokulu sandığını açtım ve içindekileri tüm sevdiklerine dağıttım, seni yaşatmak için. Artık emanetin bende ve işi daha da ağır, çünkü senden sonra beni de saklıyor.”

9

AYNALI SANDIĞIM

10

1926 Marova doğumlu, 2009 yılında Subaşı’nda vefat eden Tenzile Çetin Kuş’un sandık öyküsü torunu Çiğdem Önder tarafından kaleme alındı.

“Çocukluğumuz vuruldu sırtımıza, yoksulluğun, yoksunluğun, zorluğun yanına.Gocunmadık yüklendik. Taa nerelerden geldik, kızandık belleyemedik. Açsak açtık, toksak tok; ötesi yok.

Memleket dediler, toplaştık geldik.Allah razı olsun Atatürk’ten, ya getirmeyeydi naa barınırdık. Atatürk getirdi, yardım etti, bizde boş durmadık da yaptık onca şeyi. Çocuktuk çalıştık, gençtik çalıştık, benim diyeceğim o ki çalışmaya geldik dünyaya, çalıştık.

……….. En sonunda bi baktım da yokluğun yerini varlık alan sandığımın tahta tabanına, benim ahretlikler kalmış öylece bir başına. Şimdi bu sandık tüm orandaların (Çocuklar, evlatlar. Örneğin bayramda çocuklar torunlar hepsi birden geldiğinde ‘orandalar’ geldi denir.), gelinlerin, torunların torbaların evlerinde anmalık olmuş, benden hatıra…

Vakit dolmuş, ahretlikler de boşalmış sandıktan ya bi vakit sonra. Şimdi oğullarım, kızlarım, damatlarım, torunlarım, açın bakın bu sandığa. Bi tek ananızla, babanızdan hatıraları koydum artık oraya, yaşayın unutmayın ha…”

11

…………………………………………………….

SANDIĞIMDA GÖÇ GETİRDİM

12

Son olarak Hatice Fidan’ın (Atçe Ana’nın) Sandık Öyküsüyle noktayı koyalım.

1882 Romanya doğumlu Atçe Ana 1960 yılında Subaşı’nda vefat etti. Atçe Ana’nın öyküsünü torununun kızı Hatice Dalkır kaleme aldı.

Atçe Ana’nın öyküsü sandığımda göç getirdim diyerek başlıyor.

“Göçtük biz, göçmen olduk; sene-i 1935 idi. Kalbim kırıktı, arkamda bir evlat bıraktım, kokusunu koydum sandığıma getirdim.

Önüme beş kuzumu kattım, çıktık Tutrakan’dan yola. Denizler aştık, geldik İstanbol’a. Bir evladımı göçten sonra kaybettim. Sandığımda hasret ve özlem getirdim.

…………………….. Pazardan aldığımız gaz, tuz, bez; ama bezinde çoğunu biz dokuduk ilkin, duma minderlerimizi, bürümcük gömleklerimizi, pamuk mintanlarımızı hep biz dokuduk, gelinim ve ben. Göçtüğümüzde sandığımda ne var ne yok kullandık, kimini kızlara verdik belki torunlara hatıra oldu, belki düğünlerde, hıdrellez de giydiler bürümcükleri şıp şalvar üstüne, eğlendiler, güldüler, kimbilir arada bir de andılar bizi. Sandığım da yüklü anılar getirdim ben, her biri peşkirler, keseler uşkurlar, gözyaşı ile çürütülmüş yedi mendil üzerine rengarenk ibrişimlerle işlenmiş anılar. Yine de ‘memleket’ hasreti bitmedi hiç. Sandığımın en dibinde zamanla hiç azalmayan hasret getirdim.”

13

Ne gönlü bol, ne eli açık komşumuzdun…Sandık size emanet, ben gidiyorum, fırt!... Yazıyooor yazıyooor… Ben Tutrakan’dan, Sandığım İstanbul’dan.. Gözyaşımın Ucundasın… Hayatın renkleri sandığımda… Madrova’dan Subaşı’na… Bildiğiniz gibi değil… başlıklarını taşıyor daha çok sandık öyküsünü de bir başka sohbet yazısında aktarmayı umuyorum.

14

Subaşı İlkokulu bahçesinde bulunan Göç Evi ülkemizin birçok yerinden ziyaretçi akınına uğruyor. Çeyiz Sandıkları da Göç Evi’nde sergileniyor. Çeyiz sandıkları sergisi, çorap sergisi gibi değişik gruplar halinde Yalova merkezde sergiler açılıyor. Subaşı Sözlü Tarih Çalışma Grubu Başkanı Zeki Gürsu, Göç Evimizi sürekli geliştiriyoruz. Zaman zaman üniversitelerin ilgili bölümlerinden hocalarımız ve öğrenciler gelerek Göç Evi’nde incelemeler yapıyorlar” dedi.