Grip veya nezle olduğumuzda sesimiz çoğu zaman değişir. Ses daha kısık, pürüzlü veya güçsüz çıkabilir; konuşmak normalden daha fazla efor gerektirebilir. Buna rağmen özellikle işi gereği gün boyu konuşmak zorunda olan kişiler, seslerini aynı yoğunlukta kullanmaya devam edebilir.
Oysa üst solunum yolu enfeksiyonu sırasında sesin kapasitesi ile sesten beklediğimiz performans aynı olmayabilir.
Grip, nezle ve benzeri enfeksiyonlarda gırtlak ve ses telleri de inflamasyondan etkilenebilir. Ses tellerinin yüzeyinde oluşan şişlik, dokunun titreşim özelliklerini değiştirir. Bunun sonucunda sesi başlatmak veya aynı şiddette sürdürmek daha fazla çaba gerektirebilir. Ses kısıklığı ve normalden çabuk yorulma bu dönemde sık karşılaşılan belirtilerdendir.
Burada önemli olan, ses çıkmadığında ne yaptığımızdır.
Ses zayıfladığında çoğumuz farkında olmadan daha fazla güç uygulamaya, sesimizi yükseltmeye veya boğazımızı sıkarak eski sesimizi elde etmeye çalışırız. Ancak zaten hassaslaşmış bir dokuyu daha uzun süre ve daha yüksek şiddette titreştirmek vokal yükü artırır. Vokal yüklenmeye ilişkin çalışmalar, yoğun ve uzun süreli ses kullanımının ses yorgunluğu ve larengeal sistem üzerindeki mekanik yükle ilişkili olduğunu gösteriyor.
Bu nedenle hastalık sırasında yapılması gereken, sesi “açmaya” çalışmak değil, geçici olarak ses yükünü azaltmaktır.
Bu, tamamen susmak anlamına gelmez. Gereksiz ve uzun konuşmaları azaltmak, gürültülü ortamlarda ses yükseltmemek, konuşmalar arasında dinlenme araları vermek ve rahat bir konuşma şiddeti kullanmak daha uygun olabilir. Özellikle öğretmenler, avukatlar, çağrı merkezi çalışanları, din görevlileri, oyuncular ve şarkıcılar gibi sesini mesleki olarak yoğun kullanan kişiler için bu dönemdeki vokal yük daha da önemlidir.
Bir başka etken kuruluktur.
Ses tellerinin yüzeyindeki nem, dokunun rahat titreşebilmesi açısından önemlidir. Burun tıkanıklığı nedeniyle ağızdan soluma, kuru ortam havası ve yetersiz sıvı alımı ses üretimini daha zahmetli hâle getirebilir. Araştırmalar, dehidratasyonun ses üretmek için gereken eforu artırabildiğini gösteriyor. Yeterli sıvı almak bu nedenle ses hijyeninin önemli bir parçasıdır; ancak su içmek tek başına ses kısıklığını tedavi eden bir yöntem değildir.
Tam bu noktada sık karşılaştığımız bir başka alışkanlığa da değinmek gerekir: Ses kısıldığında kontrolsüz biçimde bitki çaylarına yönelmek.
Ilık bir içecek boğazda rahatlama hissi sağlayabilir ve günlük sıvı alımına katkıda bulunabilir. Ancak içtiğimiz çayın ses tellerini doğrudan “yıkadığı” veya iyileştirdiği düşüncesi doğru değildir. Normal yutma sırasında içecekler yemek borusuna yönelir; ses telleri ise solunum yolundadır. Ses tellerinin hidrasyonu daha çok vücudun genel sıvı dengesi ve solunum yolunun nemiyle ilişkilidir.
Üstelik “bitkisel” olmak “sınırsız ve zararsız” olmak anlamına gelmez. İçeriği bilinmeyen karışımların fazla miktarda tüketilmesi veya farklı ürünlerin bir arada kullanılması bazı kişilerde istenmeyen etkilere yol açabilir. Örneğin nane ve mentol içeren ürünler bazı kişilerde reflü ve mide yanması yakınmalarını artırabilir. Meyan kökünün ise özellikle yüksek miktarda ve uzun süreli tüketimi tansiyon, kalp ritmi ve bazı ilaçlarla etkileşim açısından önem taşır. Bu nedenle ses kısıklığında rastgele bitkisel karışımlar kullanmak yerine, sıvı tüketimini dengeli tutmak ve mevcut sağlık durumu ile kullanılan ilaçları göz önünde bulundurmak gerekir.
İçeceğin çok sıcak olması da ayrıca bir fayda sağlamaz. Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı, 65°C'nin üzerindeki çok sıcak içeceklerin düzenli tüketimini özofagus açısından olası bir risk olarak değerlendiriyor. Dolayısıyla “ne kadar sıcak, o kadar iyi” yaklaşımının bilimsel bir karşılığı yoktur.
Enfeksiyon sırasında sıklaşan öksürme ve boğaz temizleme davranışları da ses tellerine ek mekanik yük oluşturabilir. Öksürük gerektiğinde doğal ve koruyucu bir reflekstir; ancak “sesimi temizleyeyim” düşüncesiyle sık ve kuvvetli biçimde boğaz temizlemeyi alışkanlık hâline getirmek ses açısından yararlı değildir.
Fısıldamak da her zaman sesi dinlendirmenin en iyi yolu değildir. Araştırmalar, bazı kişilerde fısıltı sırasında gırtlak çevresindeki sıkışmanın normal konuşmaya göre artabildiğini gösteriyor. Bu nedenle zorlayarak fısıldamak yerine, gerekiyorsa daha az konuşmak ve rahat bir ses şiddetini tercih etmek daha uygun olabilir.
Elbette grip veya nezle sırasında ortaya çıkan her ses değişikliği bir ses bozukluğu anlamına gelmez. Enfeksiyon geriledikçe ses de çoğu zaman normale döner. Ancak ses kısıklığı uzuyorsa, giderek kötüleşiyorsa, sık tekrarlıyorsa veya kişinin mesleki ses kullanımını belirgin biçimde etkiliyorsa değerlendirilmesi gerekir.
Ses sağlığını korumak her zaman sese daha fazla müdahale etmek anlamına gelmez. Bazen yapılması gereken, sesin o günkü kapasitesini fark etmek ve ondan taşıyabileceğinden fazlasını istememektir.
Hastalık döneminde sesi zorlamamak, yeterli sıvı almak ve kulaktan dolma “ses açma” yöntemlerine başvurmamak da ses bakımının önemli bir parçasıdır.
Uzm. DKT. Harun Ayas
Dil ve Konuşma Terapisti
Kaynaklar:
Fujiki RB, Sivasankar MP. Journal of Voice, 2017.
Alves M, Krüger E, Pillay B, ve ark. Journal of Voice, 2019.
Rubin AD, Praneetvatakul V, Gherson S, ve ark. Journal of Voice, 2006.
National Center for Complementary and Integrative Health (NCCIH).
International Agency for Research on Cancer (IARC).
Not: Bu yazı genel bilgilendirme amacı taşımaktadır. Tanılama ve tıbbi değerlendirme süreçleri için ilgili hekime; ses değerlendirmesi, ses kullanımı ve ses terapisi süreçleri için ise Dil ve Konuşma Terapistine başvurulmalıdır.