İlk tanışmalar ne kadar güzeldir... Heyecanlı bekleyişler, meraklı gözler, küçük bir çocuğun kalbini taşıyan masum yüreklerle geliriz birbirimize. Bir mesajın gelişini beklerken zaman uzar, bir gülüşün anlamını çözmeye çalışırken dünya biraz daha güzelleşir. Henüz hiçbir şey yaşanmamıştır ama insan, yaşanabilecek her şeyin hayalini kurmuştur bile.
Oysa zaman ve evren senin için kendi planını yaparken sen iki kişilik bilet almış, aynı yola çıkmayı düşünüyorsundur. Gideceğin yerden eminsindir belki ama yanındaki insanın aynı yolculuğa ne kadar hazır olduğunu henüz bilmiyorsundur. Çünkü insan bazen hayalini kurduğu geleceğe, karşısındaki insanın da aynı hayali kurduğuna inanarak yürür.
Bir ruhu tanımak, derinlere dalmaktır. Huyunu suyunu çözmek, suskunluğunun ardındaki cümleleri duymak, ince düşüncelerinin altını çizerek ilerlemek ister insan. Birinin yalnızca gülen yüzünü değil, hayata küstüğü anları da tanımaktır mesele. Öfkesini, korkularını, kırgınlıklarını, geçmişten taşıdığı görünmez yüklerini anlamaya çalışmaktır. Ne var ki bu, herkesin harcı değildir. Çoğu insan sevilmek ister ama sevmeyi anlamakla karıştırır; anlaşılmayı bekler ama karşısındakini anlamak için yeterince durup dinlemez.
İlişkiler, yalnızca güzel sözlerle kurulmaz. Bazen bir susuşta, zamanında sorulmuş bir soruda, bazen de insanın en kırılgan anında gösterilen küçük bir özende büyür. Büyük vaatlerden çok, küçük davranışların sürekliliği belirler bir ilişkinin gerçekliğini. Sözler insanı etkiler, davranışlar ise ona inanıp inanamayacağını gösterir.
Duygularımızı maskesiz, şeffaf ve dürüstçe yaşamak gerekir. Net olmak, ne istediğini bilmek, kalbi kırılacak diye her şeyi içine atmamak... Dürüstlük, insanın aklına gelen her şeyi karşısındakinin kalbine bırakması da değildir. Asıl mesele, gerçeği incitmeden söyleyebilmek; kırgınlığını bir cezaya, suskunluğunu bir silaha dönüştürmeden kendini anlatabilmektir. İyi bir ilişkinin temel taşlarından biri, ne söylediğimiz kadar nasıl söylediğimizi de bilmektir.
Peki, neden bütün bunları bildiğimiz hâlde aynı döngülerin içinde buluruz kendimizi?
Her yeni tanışmada karşımızdaki insanı değil, onunla yaşayabileceğimiz ihtimalleri seviyoruzdur. Bir bakıştan bir gelecek, bir cümleden bir karakter, birkaç güzel günden ömürlük bir hikâye çıkarıyoruzdur. Henüz tanımadığımız birinin boşluklarını kendi hayallerimizle dolduruyor, sonra da gün gelip o hayal gerçekle karşılaştığında hayal kırıklığına uğruyoruzdur.
Bir insanın bize hissettirdiklerini, bize gerçekten nasıl davrandığından daha önemli hâle getiriyoruz. Heyecanı sevgiden, özlemi bağlılıktan, alışkanlığı aşktan ayıramıyoruz. Birinin hayatımızda olmasını, hayatımızda bize iyi gelmesiyle karıştırıyoruz. Oysa bir insanı çok istemek, onunla mutlu olacağımızın garantisi değildir. Kalbin birine doğru koşarken aklın da aynı hızla ilerlemek zorunda değildir.
İlişkilerin en büyük yanılgılarından biri de sevginin her şeyi iyileştirebileceğine inanmaktır. Oysa sevgi önemlidir ama tek başına yeterli değildir. Güven yoksa sevgi kaygıya, iletişim yoksa suskunluğa, karşılıklı emek yoksa bekleyişe dönüşebilir. Bir taraf sürekli anlamaya çalışırken diğer taraf anlaşılmakla yetiniyorsa, orada zamanla sevginin yükü ağırlaşır. Bir ilişkiyi iki kişi başlatabilir ama onu sağlıklı biçimde sürdürebilmek için iki kişinin de sorumluluk alması gerekir.
İnsan bazen karşısındakini kaybetmemek
uğruna kendinden vazgeçer. Söylemek istediklerini erteler, rahatsız olduğu şeyleri küçümser, kendi ihtiyaçlarını önemsizleştirir. Giderse ne olur korkusuyla kalır; kalırsa kendinden ne kadar uzaklaşacağını düşünmez. Bir süre sonra ilişkiyi korumaya çalışırken kendi içindeki huzuru kaybettiğini fark eder.
Oysa sevilmek, sürekli kendini açıklamak zorunda kalmamak da demektir. Her sessizliğin hesabını vermemek, her kırgınlığın nedenini tek başına anlatmaya çalışmamak, bir ilişkinin içinde kendi varlığını küçültmeden yer bulabilmektir. İnsan sevdiğinin yanında kendisi olmaktan korkuyorsa orada durup düşünmelidir. Aşk, insanın kendini kaybettiği bir labirent değil; kendini de karşısındakini de daha iyi tanıdığı bir yolculuk olmalıdır.
Bütün mesele, bir ilişkiye başlarken yalnızca kalbimize değil, kendimize de dürüst olabilmektir. Ben ne istiyorum? Neye razıyım, neye değilim? Karşımdaki insanı olduğu gibi mi görüyorum, yoksa olmasını istediğim kişiye mi dönüştürüyorum? Bu soruların cevapları, bazen en romantik cümlelerden daha fazla şey anlatır.
Her tanışma bir başlangıçtır ama her başlangıç bir ömürlük hikâyeye dönüşmek zorunda değildir. Bazı insanlar hayatımıza kalmak için gelir, bazıları ise bize kendimiz hakkında bilmediğimiz şeyleri öğretmek için uğrar. Kimi bize sevmenin güzelliğini, kimi sınırlarımızın önemini, kimi de gitmenin bazen kalmaktan daha dürüst bir davranış olduğunu gösterir.
Bir gün geriye dönüp baktığımızda, keşke hiç tanışmasaydık demek yerine, iyi ki tanımışım ama artık kendimi daha iyi tanıyorum diyebilmek de bir kazanımdır.
Büyümek, her geleni hayatımızda tutmaya çalışmaktan vazgeçmektir. Birinin gitmesini kendi değerimizin eksilmesi olarak görmemek, biten bir ilişkinin ardından kendimizi başarısız ilan etmemektir. İki insan kötü olduğu için değil, birbirine iyi gelemediği için ayrılır. Sevgi vardır ama aynı yön yoktur; istek vardır ama aynı emek yoktur; özlem vardır ama güven yoktur.
Bütün bunların sonunda insan şunu öğrenir: Birlikte yola çıkmak için iki kişilik bilet almak yetmez. İki insanın da aynı yolculuğu istemesi, aynı sorumluluğu taşıması ve gerektiğinde birbirini duymak için durabilmesi gerekir.
İlk tanışmaların güzelliği, birbirimizde gördüğümüz ihtimallerdir. Gerçek sevginin güzelliği ise zaman geçtikçe birbirimizi olduğumuz hâlimizle tanıyabilmektir. Birbirimize yalnızca kavuşmayı değil, birbirimizi anlamayı da vaat etmeliyiz. Başlangıçların heyecanına kapılmadan, bitişlerin ihtimalinden korkmadan, kendimizi saklamadan ve karşımızdakini değiştirmeye çalışmadan...
Hayat, herkesi yanımızda tutabileceğimiz kadar uzun değil; ama kiminle yürümek istediğimizi anlayabileceğimiz kadar öğreticidir.
En güzel tanışma, bir başkasını tanırken kendimize yeniden rastladığımız andır.