ORMANIN DERİNLİKLERİNDE ANİDEN!

   Bakışlarını bana yöneltip gözlerini de kısarak kararını bildiriyordu: ''Hiçilaç vermeseniz, çok kullandım, ama fayda görmedim. Zaten prostatım da büyük, ameliyat edin de kurtulayım.'' Tebessüm ediyordum...''Şu ilaçları bir süre kullansanız da bir baksak neticeye'' dediğimde ayağa kalkıyordu. ''Hocam kurtulmak istiyorum bu prostat belasından, bana uyku haram. İnsan her saat başı uykudan uyanıp idrar yapmaya gider mi?'' Kararlıydı, prostatının büyükklüğü de zaten cerrahi girişimin gerekliliğine işaret ediyordu. Elimi omuzuna koyuyordum... ''Tamam Salih bey, yapalım.''

            Ameliyat yöntemi hakkında kısaca bilgi verdiğimde başını öne eğip bir süre sessiz kaldıktan sonra söze başlıyordu: ''Hocam ben ormanların insanıyım, aslında ameliyattan korkmamam gerekir, ama geçmişte yaşamış olduğum bir olay beynimde öyle bir korku oluşturmuş ki bir türlü atamıyorum üzerimden!'' Mendili ile alnındaki teri siliyordu. ''Ne iş yaparsınız, ormandan bahsettiniz de?'' Titreyen sesi ile cevap veriyordu. ''Orman Muhafaza Memurluğundan emekliyim. Seneler önce yaşamış olduğum bir olay var da...''

            Gözleri ile de etrafı kolaçan ediyordu adeta. Sanki anlatırken birşeylerden çekiniyor gibiydi. Rahatlatmak istiyordum. ''İsterseniz bana öğle arasında anlatın, rahatlayın.''  Memnuniyeti vücut diline yansımıştı. Bende de bir yazarlık hevesi mevcut olduğundan içimden şöyle demiyor da değildim: ''İşte sana bir yazı konusu...''

            Ameliyat tarihini belirledikten sonra kararımı açıklıyordum... ''Tamam, öğle arasında o alışveriş merkezinde çay içeriz ve bana da o olayı anlatırsınız. Şunu söyleyeyim ki biz hekimler ketumuz, özel hayatı deşifre etmeyiz. Anlatacaklarınız vicdanımıza emanet!'' Ve öğle arasında o mekanda buluşuyoruz. Kahvelerimizi içerken hastamı rahatlatmak açısından tekrar ifade ediyorum düşüncelerimi. ''Bu anlatacaklarınızın içinde mahrem konular varsa onları anlatmak zorunda değilsiniz.'' Kahvesini yudumladıktan sonra söze başlıyordu. ''Seneler önceydi. Aylardan Temmuz ve güneş pırıl pırıl. Karlıilçe ormanında ağaç daamgalamak üzere ekip oluşturmuşuz. Orman işletmesinin pikap tipindeki arabası köyden bizi alıyordu. Ekip şefi de orman mühendisimizdi. Üç orman muhafaza memuru ve şoför... Bir de her birimize bağlı üçer işçi... Araba ile ormana doğru yola koyuluyorduk.'' Araya giriyordum: ''Yani toplam 14 kişi oluyorsunuz bu hesapla!'' Başını evet anlamında sallıyordu.

            ''Salih bey'' diyorum, ''o ormanların gizemli bir havası vardır, çocukluğum geçmiştir o orman okyanusunda. Hele de bir rüzgar estiği zaman çıkardığı o uğultu var ya... Bir yandan da kargaların ötüşü ve gökte süzülüşü... Anlatılmaz, yaşanır.'' Başını sallıyor... ''Bilmez olur muyum, hayatımın bir parçasıdır o sarı çam ormanları... Ama o gün o ağaçların yerinde olmak istemiştim!''

            Gergindi ve bir an sessizlik içinde dalıp gitmişti adeta. Gözleri uzakları tarıyordu. O sırada garson geliyor ve çay istiyoruz. ''Salih bey seni dinliyorum'' diyorum ve başlıyor anlatmaya... ''Üç ayrı manga oluşturup ağaçları damgalamaya baaşlamıştık. Hava bir de güzel ki.... İşçilersden birinin de sesi güzelmiş ki bir uzun hava türkü söylemekteydi''

            ''Hangi türküyü?''

            ''Erzurum dağları kar ile boran...''

            Tebessüm ediyorum... ''Çok severim o türküyü biliyor musun!''

            Neyse, devam ediyor: ''İşimize öyle dalmışız ki, ama içimde bir sıkıntı var ve gözüm de elli metre ötedeki sık doruklukta. Bir hışırtı geliyor ve rüzgar esmemesine rağmen doruklarda bir hareketlilik var. İçimden de şöyle diyorum: ''Hayırlara vesile olur inşallah!''

            ''Ben de altıncı hisse çok inanırım'' diyorum.

            ''Aynen öyle. Sık sık o dorukluğa bakıyırum, ama bunu da işçilere hissettirmemeye çalışıyorum. Fakat bir işçi bunun farkında, ama o da beni süzüyor ve yüzüme anlamsız anlamsız bakıyor arada bir.'' Çayından bir yudum alıyor ve derin bir nefes aldıktan sonra devam ediyor: ''birden bir patırtı olunca herkes o dorukluğa döndü... Bakışlar bir noktada donmuştu adeta... Bir de baktık ki iki tavşan çıktı ve kaçıyorlar. Takılıyorum... ''Derin bir nefes almışsınızdır. Bir de tavşan halk arasında uğursuz olarak addedilir de...''

            ''Aynen öyle!''

            ''Mühendis yanımıza gelmişti ve arkadaşlar biraz sonra öğle yemeği paydosu vereceğiz, karınlar acıkmıştır'' diyordu.

            Devam ediyordu: ''Ve birkaç dakika sonra bir gürültü geliyordu dorukluktan. Bir de ne görelim! Asker kıyafetli, şalvarlı, silahlı bir sürü insan etrafımızı sarmıştı. Namlular bize çevrili. Başlarındaki terörist bağırıyordu... 'Atın silahlarınızı ve ellerinizi havaya kaldırın!'...''

            ''Yani teröristler?''

            ''Evet, sayıyordum, 14 kişiydiler!''

             Saatime bakıyorum o an... ''Salih bey poliklinik saatim de gelmilş, kalkalım ve yarın yine bu saatte burada buluşalım. Devamını anlatırsın.''     

         

YORUM EKLE