2020 yılı itibarıyla Yalova’nın Çınarcık ilçesinde yaşamını sürdüren Radyobiyolog Dr. Deniz Öner, ilimizin önde gelen STK’larından Birlikte Kanserle Mücadele Derneği’nin Başkan Yardımcılığı görevini sürdürürken, geçmiş yıllarda Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’na (TAEK) bağlı Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi’nde (ÇNAEM) uzun yıllar uzman/araştırmacı olarak hizmet vermesinden kaynaklanan uzmanlık alanında da açıklamalarda bulunuyor.

Son olarak, Sovyetler Birliği’ne bağlı Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin Pripyat şehri yakınlarındaki Çernobil Nükleer Santrali’nin 4 numaralı nükleer reaktöründe 26 Nisan 1986 tarihinde meydana gelen kazanın Türkiye’ye olan etkilerine dair doğru bilinen yanlışlar hakkında Yalova Gazetesi’ne ezber bozan açıklamalarda bulunan Dr. Öner, Trump yönetimindeki Amerika Birleşik Devletleri’nin nükleer enerjide “Makul Olan En Düşük Seviyede Tutma” yaklaşımı anlamına gelen “ALARA” ilkesinden kendi bünyesinde çıkma kararı üzerine de önemli değerlendirmelerde bulundu.

“Çernobil ve Fukuşima’daki nükleer kazalarının ardından bu güvenlik önlemleri daha da sıkı hale geldi”
Amerika Birleşik Devletleri’nin nükleer enerjide “ALARA” ilkesini kendi bünyesinde kaldırmaya karar verdiğine dair yaptığı sosyal medya paylaşımlarını hatırlatmamız ve “ALARA” ilkesinin ne olduğunu sormamız üzerine açıklamalarına başlayan Dr. Öner, “ALARA, İngilizce “As Low As Reasonably Achievable” ifadesinin kısaltmasıdır. Anlamı; radyasyonla çalışıyorsanız, alabileceğiniz en düşük doz düzeyinde çalışmayı hedeflemelisiniz. Bu ilke, mümkün olan en düşük dozun alınmasını esas alır. Bunun temelinde LNT (Linear No-Threshold) adı verilen bir teori vardır. Yani, radyasyon dozu ne kadar düşük olursa olsun, insan sağlığı üzerinde zararlı etkileri olabileceği varsayılır. Özellikle kanser riskiyle ilişkilendirilir. Düşük dozların etkisi belirgin olmasa da, yıllar boyunca yapılan araştırmalardan çıkarılan genel bir öngörüdür. Çernobil (1986) ve Fukuşima (2011) nükleer kazalarının ardından bu güvenlik önlemleri daha da sıkı hale gelmiştir. ALARA, bu bağlamda “gerekmedikçe kullanma”, “kullanılıyorsa optimize et” gibi prensiplere dayanır. Radyasyon kaynağıyla çalışılması zorunluysa, teknolojik imkanlarla dozun en aza indirilmesi amaçlanır” dedi.

YTSO Üyelerine Gelinlikte Özel İndirim
YTSO Üyelerine Gelinlikte Özel İndirim
İçeriği Görüntüle

“Bu kararın bilim insanlarıyla yapılan tartışmalar sonunda değil de siyasi ve ekonomik hedeflerle alınması eleştiri konusu oldu”
ABD’nin aldığı bu kararı Başkan Donald Trump’ın Oval Ofis'te gerçekleştirdiği bir toplantıda gündeme getirdiğine dikkat çeken Dr. Öner, “Özellikle küçük modüler reaktörler (SMR) ve deneysel reaktör teknolojileri konusunda lisans ve izin süreçlerinin hızlandırılması hedefleniyor. Güvenlik standartlarının çok sıkı olması, yeni teknolojilerin devreye alınmasını geciktirebiliyor. Bu nedenle Enerji Bakanlığı bünyesindeki bazı deneysel reaktör projelerinde daha esnek bir uygulamaya gidilmesi planlanıyor. Burada ticari ve stratejik bir bakış açısı var. Yapay zekâ teknolojilerinin gelişmesiyle küresel ölçekte enerji talebi hızla artıyor. Büyük şirketler —örneğin Meta— yeni enerji teknolojilerine yatırım yapıyor. Bu yatırımların hızlanması için düzenleyici süreçlerin kısaltılması yönünde baskılar söz konusu. Ancak bu kararın bilim insanlarıyla uzun tartışmalar sonucu değil, daha çok siyasi ve ekonomik hedeflerle gündeme gelmesi eleştiri konusu oluyor” şeklinde konuştu.

Yalova Radyasyondan Korunma Uzmanlari Dernek Baskan Yardimci Abd Nukleer Enerji Alara Ilke Cikis Degerlendirme Haber (2)

“Eğer radyasyon kullanmak zorundaysak, mümkün olan en düşük dozu alacak şekilde önlem almalıyız”
ALARA ilkesinin esnetilmesinin nükleer reaktörleri güvenliğini tehlikeye atıp atmayacağına ilişkin soruya cevap veren Dr. Öner, “Nükleer reaktörlerin maliyetinin büyük bölümü güvenlik yatırımlarından oluşur. İnsan faktörünü en aza indiren, sistem temelli güvenlik anlayışı hâkimdir. Şu anki uygulama daha çok ABD Enerji Bakanlığı’na bağlı deneysel reaktörleri kapsıyor gibi görünüyor. Ancak tartışma büyüyor; Birleşik Krallık da konuyu gündemine aldı. Uluslararası düzeyde ise Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ve Uluslararası Radyasyondan Korunma Komisyonu gibi kuruluşların tavsiyeleri esas alınır. Örneğin ICRP, radyasyonla çalışan kişiler için yıllık ortalama 20 milisivert sınırı önerir; tek bir yılda 50 milisivert üst sınırdır, ancak 5 yılda toplam 100 milisivert geçilmemelidir. Karşılaştırma yapmak gerekirse; bir bilgisayarlı tomografi tetkikinde kişi yaklaşık 7–10 milisivert doz alabilir. Klinik olarak belirgin etkiler ise genellikle 1 sivert ve üzerindeki akut dozlarda görülür. Biz düşük dozlarda daha çok uzun vadeli kanser riskini konuşuyoruz. Ancak kanser tek bir hastalık değildir; 100’den fazla farklı hastalığı kapsar ve belirli bir maruziyetle doğrudan ilişkilendirmek çoğu zaman mümkün değildir. Bu nedenle epidemiyolojik çalışmalar temel alınır. Bir bilim insanı olarak yaklaşımım şudur: Bilimde kesin hükümler vermek doğru değildir. Zamanla doğru bildiğimiz bazı bilgilerin değiştiğini gördük. Ancak temel ilke değişmez: Eğer radyasyon kullanmak zorundaysak, mümkün olan en düşük dozu alacak şekilde önlem almalıyız” ifadelerini kullandı.

“Kısa vadeli ekonomik kazanç uğruna çevreyi, insan sağlığını ve gelecek nesilleri riske atmamalıyız”
Nükleer enerjinin, karbon salımı açısından termik santrallere kıyasla daha temiz bir alternatif olduğunu belirten Dr. Öner, “Kömürlü santraller ciddi hava kirliliği ve solunum yolu hastalıklarına yol açmaktadır. Güneş ve rüzgâr enerjisi ise sürdürülebilir olmakla birlikte 7/24 kesintisiz üretim sağlayamayabiliyor. Bu nedenle nükleer enerji, enerji sepetinde bulunması gereken bir seçenek olarak değerlendirilebilir. Ancak bu, diğer yenilenebilir kaynaklardan vazgeçmek anlamına gelmez” dedi. ABD’nin aldığı kararın dünyanın diğer ülkelerini de etkileyebileceğini işaret eden Dr. Öner, “Örneğin Türkiye’de Akkuyu Nükleer Güç Santrali projesi Rusya iş birliğiyle yürütülüyor. Gelecekte küçük modüler reaktörler gündeme gelirse, lisans süreçleri ve güvenlik kriterleri yeniden tartışılabilir. Uluslararası kuruluşların tavsiyeleri bağlayıcı değil, yönlendiricidir. Nihai kararlar ülkelerin kendi mevzuatları çerçevesinde alınır. Bu noktada yöneticilerin bilimsel temelli karar vermesi büyük önem taşır. Kamuoyunun bilgilendirilmesi de en az bunun kadar önemlidir. Kısa vadeli ekonomik kazanç uğruna çevreyi, insan sağlığını ve gelecek nesilleri riske atmamalıyız” şeklinde konuştu.

“Nükleer enerji, enerji sepetimizde bulunması gereken güçlü bir alternatif”
Nükleer enerjiye kategorik bir karşıtlığı bulunmadığını açıklayan Dr. Öner, “Ben nükleer enerjiye karşı değilim. Düşük dozların etkileri konusunda da aşırı tutucu değilim. Ancak her şeyin bilimsel temelde değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Radyasyonla çalışmak zorundaysak, olabilecek en düşük doz hedeflenmelidir. Ben aynı zamanda iş güvenliği uzmanıyım ve bu kültürü yıllarca öğrencilere aktardım. Termik santraller gibi fosil yakıtlar çok daha fazla çevre ve sağlık sorunu yaratıyor. Güneş ve rüzgar enerjisi ise sürdürülebilir ancak günümüzün yüksek enerji talebini her an karşılayamıyor. Bu nedenle nükleer enerji, enerji sepetimizde bulunması gereken güçlü bir alternatif. Ancak bu, diğer kaynakların ihmal edilmesi anlamına gelmemeli. Bilim temelli, insan sağlığını ve çevreyi önceleyen politikalarla ilerlemeliyiz” diyerek sözlerini tamamladı.

Muhabir: Göktuğ Doğukan Yüksel