‘’Bu başlık da neyin nesi’’ dediğinizi duya gibi oluyorum. Sabrediniz,yine bir ‘’yol hikayesi’’ anlatacağım, zira bende yol hikayeleri bitmez. Hani seyahate düşkün birisi olduğum için böyle yol maceraları yaşamak da işin doğasında vardır. Hani sürprizler de yaşayacaksın, sevinçler de yaşayacaksın. Hayatın olağan akışı bu…Derler ya ‘’keşiş her gün kete mi yiyecek!’’
Neyse, başlıktaki özlü sözün tamamını yazayım bari…’’Göle su gelinceye kadar kurbağanın gözü patlar!’’ O temmuz ayında da doğduğum beldeye seyahat isteğim duygularımı esir alıyordu ve Karlışehir havaalanında uçağın tekerlekleri yere değdiğinde içimdeki sevinç de zirve yapıyordu. Zira beni karşılamaya gelen ‘’en yakınım’’ tarafından alınacaktım ve onun arabası ile Allahuekber Dağları’na, dolayısıyla doğduğumuz beldeye seyahat edecektik. Hani ‘’yol bir, iş iki!’’ Hazır araba varken ne diye araba kiralayayım ki! Zaten böyle konuşmuştuk ve ben de aylar öncsinden yapmış olduğum ‘’rent a car’’anlaşmasını iptal etmiştim. Ve valizimin tekerlek sesleri bana bir müzikal ninni gibi geliyordu. Havaalanının dış kapısından çıkıp etrafı gözlüyordum. Yer yeşil, gök mavi…İşte oradaydı ‘’en yakınım’’ ve sarılıyorduk ve arabasına biniyorduk.
Ve Karlışehir’deki son evi de arkamızda bıraktığımızda hiç gitmemiş olduğum, görmediğim güzel bir otobanda buluyorduk kendimizi. Daha doğrusu ben buluyordum bu otobanda kendimi…İlk olarak…Yani ilk defa ‘’milli oluyordum!’’ O ise bu otobanı adeta ‘’su yolu’’ yaptığını ifade temekteydi. Ülkeme böyle güzel yollar kazandıranlara minnet borcumu ifade ediyordum içimden.
Vo o levhayı görünce sola sapıyorduk. Ben de buraları, bu seyahat güzergahını ilk defa görmekte olduğumdan refleks olarak şu cümleler çıkıyordu ağzmdan: ‘’Aaa, şu da yapılmış, bu da yapılmış!’’ Hani seyahat bulaşıcı bir hastalık gibidir, ama iyi bir hastalık…sağlı sollu rengarenk çayırları, tarlaları ve karşı dağları gören gözlerim dinleniyordu adeta… Kimi tarla sarıya boyanmış, kimisi kıpkırmızı çiçeklerle bezenmiş…Ağzımdan şu cümle dökülüyor…’’Bir başkadır benim memleketim!’’
Sohbet de manzaraya adeta tereyağı soso gibi bir etki yapmakta. O sıreada bir eski dost arıyor…’’Yarın hastanede misiniz, muayene olmaya geleceğim?’’
Gülüyorum…’’Hayır, şu anda iki bin rakımlı bir coğrafi bölgede seyahat halindeyim. Sarıçiçek okyanusundayım. Tepemde de mavi bir gökyüzü okyanusu uzanmakta!’’ Telefonun öteki ucundaki dost gülüyor…’’Bana bulmaca çözdürmeyi bırak da söyle, nerdesin?’’
Gülüyorum elbette ve coğrafik konumumu söylüyorum. ‘’Dört gün sonra ordayım!’’
Bu ülkeye bağlılığım bir başka, ben ne de çok seviyorum bu güzel vatanımı. Ona kastedenler, ruhunu satmış ‘’okudukça cehaleti artmış’’ aydıncıklar kendi hallerinin yasını tutsunlar.
Bu duygularla bu sarı okyanusta ilerlerken bir yokuşa doğru sürüyoruz, ama arabada bir anormallik olduğu görülüyor. Araba gaz yemiyor. Ben geçiyorum direksiyona, evet hız olarak oruz kilometrenin üzerini göremiyor ibre… Tepeye kör topal çıkıyoruz, ama neşem de kaçmıyor değil hani…
Bir süre gittikten sonra o da ne! Kayalığın dibinde iş makineleri ve dozerleri görüyoruz. Yol kapalı! Dozerler kayalıkları oyuyor. Yol genişletme çelışması varmış meğer. Elinde kırmızı bir bayrak olan bir işçi önümüzü kesiyor…’’Beyim yol kapalı!’’
Yine o söz aklıma geliyor…’’Yetim hırsızlığa çıkmış, ama ay akşamdan doğmuş!’’ Bayraklı işçiye soruyorum: ‘’Yol ne zaman açılır?’’
‘’İki saate açılır’’ dediğinde en yakınıma dönüyorum…’’Ben bu rakamı iki ile çarpıyorum. Ne yapsak acaba?’’
İnip dozerlere doğru yürüyorum. Hakikaten saatler sürmesi beklenen bir çalışma bu. Adamlar kayalıkları oyup yeni bir yol açıyorlar. Sorumlu kişiye rica ediyorum: ‘’Bin üçyüz kilometre uzaktan geliyorum, burada takıldık. Şu sağ taraftaki yolu bir arabanın geçebileceği şekilde genişletebilirseniz yolumuza devam edebiliriz!’’ Ve kabul ediyor. Yine de 1 saat bekliyoruz açılması için. Bu arada köydeki konak sahibimiz Gökhan’ı arıyoruz ve arabası ile geliyor. Üçyüz metre ötemizde duruyor. Uzaktan bağırarak konuşuyoruz. Karşılıklı olarak yolun açılmasını beklerken arabamızdan da ümidimizi kesmiş olduğumuzdan ilçeye telefon ediyoruz. Bir kurtarıcı gelip aşağıdaki Şehitler beldesinde bizi beklemekte olduğunu bildiriyor.
Bize göre mutlu son…Yol açılıyor ve Gkhan’ın arabasını takip edip iki lilometre aşağıdaki beldenin girişindeki oto kurtarıcıyı gördüğümüzde seviniyoıruz. Mecburen bagajda ne var ne yoksa , yani valizlerimiz yeni arabaya taşıyoruz. Bizim arızalı araba da çekicinin üzerinde arzı endam ederken biz yeni arabaya biniyoruz ve doğduğum köye doğru yol alıyoruz.
Gökhan gülüyor…’’Abi aylardır hayalini kuruyordun bu seyehatin, ama can sağ olsun; seni en güzel şekilde ağırlayacağız’’ dediğine tebessüm ediyorum.