Sovyetler Birliği’ne bağlı Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin Pripyat şehri yakınlarındaki Çernobil Nükleer Santrali’nin 4 numaralı nükleer reaktöründe, 26 Nisan 1986 tarihinde meydana gelen kaza, insanlığın yüzleşmek zorunda kaldığı en büyük tehlikelerden biri olarak kabul ediliyor.
HBO adlı Amerikan televizyon ağının bu nükleer felaketi hikâyeleştirip 2019 yılında “Çernobil” ismiyle 6 bölümlük televizyon dizisi olarak ekranlara getirmesinin ardından yeniden popülerleşen bu olay, yaşandığı dönemde yarattığı etkiler açısından Türkiye’de de çok konuşulmuştu.
Çernobil felaketi sonrası radyasyon nedeniyle ülkemizin özellikle Karadeniz Bölgesi’nde kanser vakalarının artış gösterdiğine yönelik görüşler kamuoyunda hâkim olsa da, 2020 yılı itibarıyla Yalova’nın Çınarcık ilçesinde yaşamını sürdüren Radyobiyolog Dr. Deniz Öner’den karşıt bir açıklama geldi.
Çernobil ile İlgili Uzun Yıllar Süren Çalışmalara İlk Elden Tanıklık Etti
İstanbul Üniversitesi Radyobiyoloji ve Sağlık Araştırma ve Eğitim Merkezi’nde Deneysel Onkoloji alanında yüksek lisans yapmasının ardından 1984-1987 yılları arasında İ.Ü. Genel Biyoloji ABD’de Araştırma Görevlisi olarak görev yapan Dr. Deniz Öner, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’na (TAEK) bağlı Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi’nde (ÇNAEM) uzun yıllar uzman/araştırmacı olarak çalıştı.
Radyasyon kazalarından sonra insan kanındaki kromozom hatalarının analizi ile biyolojik doz tayini yapılan “Biyolojik Dozimetri” laboratuvarının kurucularından olan Dr. Deniz Öner, Karadeniz Bölgesi’nde Çernobil’in etkileri konusunda Sağlık Bakanlığı Kanser Daire Başkanlığı ile TAEK adına proje koordinatörlüğü yaparak “Çernobil Nükleer Reaktör Kazası”nın ülkemize olan etkileri konusunda uzman kişiler arasında yer aldı.
Yaşamını 2020 yılından itibaren Yalova’nın Çınarcık ilçesinde sürdüren Dr. Öner, ilimizdeki sivil toplum kuruluşları arasında özel bir yere sahip olan Birlikte Kanserle Mücadele Derneği’nin (BİKAMDER) Başkan Yardımcılığı görevini aktif olarak sürdürüyor.
Çernobil kazasının Türkiye’nin Karadeniz Bölgesi’ndeki kanser vakalarını artırdığı yönünde toplum içerisinde kulaktan kulağa yayılan bilgilerin doğru olmadığını Yalova Gazetesi’ne açıklayan Dr. Öner, konuya ilişkin merak edilenlere dair birçok bilgi verdi.
“Kamuoyuna yapılan açıklamalarla uygulamalar arasında oluşan algı farkı, toplumda ciddi bir güven sorunu yarattı”
Çernobil’deki nükleer reaktörün 4 numaralı ünitesinde yapılan bir güvenlik testi sırasında yaşanan kontrol kaybının patlamaya yol açtığını ve bundan dolayı da atmosfere büyük miktarda radyoaktif madde yayıldığını açıklayan Dr. Öner, bu kazanın Uluslararası Nükleer Olay Ölçeği’ne göre en yüksek seviye olan 7. düzeyde değerlendirildiğine dikkat çekti. Çernobil kazasından Türkiye’nin de etkilediğini belirten Dr. Öner, “Radyoaktif bulut Avrupa’nın büyük bölümünü etkilediği gibi, rüzgâr ve yağış hareketleriyle Türkiye’nin özellikle Karadeniz bölgesine ulaştı. Türkiye’de o dönemde radyasyon izleme altyapısı bugünkü kadar gelişmiş değildi; Ancak Türkiye’de üretilen, ekonomik değeri olan her ürün, ayrıca yurtdışından ithal gelen her üründe ölçümler yapıldı. Bazı gıdalar özel izleme programına alındı, çay, fındık, kekik, mantar, özellikle çay, süt ve yağmur suları, topraklar analiz edildi. Birçok çevresel izleme çalışmaları, deneysel çalışmalar yapıldı. Bazı tarım ürünleri imha edildi, yüksek radyasyonlu çaylar depolandı” dedi ve o dönem sırasında kamuoyuna yapılan açıklamalarla uygulamalar arasında oluşan algı farkının vatandaşlar için güven sorununa sebep olduğunu işaret etti.
“Yapılan bilimsel çalışmalar Çernobil sonrası Türkiye’de belirgin kanser patlaması olmadığını işaret ediyor”
Çernobil sonrası Türkiye’de kanser vakalarının artıp artmadığına ilişkin konuya açıklık getiren Dr. Öner, “Türkiye’de 1990’lı yıllardan itibaren kanser vakalarında artış gözlendi. Ancak bu artış yalnızca Türkiye’ye özgü değildi; dünya genelinde de benzer bir yükseliş vardı. Kabul gören istatistik öngörülere göre toplumun yüzde 40’ı ömrü boyunca bir kansere yakalanacak ve bunlardan yüzde 22-24 ‘ü bu nedenle hayatını kaybedecek. Nükleer kazalardan sonra genellikle lösemiler ve tiroid kanserleri ortaya çıktığı için her kanseri radyasyon etkisine bağlamak doğru olmaz. Uzmanlara göre bu kanserlerin daha çok görülüyor olmasının başlıca nedenleri ise tanı yöntemlerinin gelişmesi, kayıt sistemlerinin iyileşmesi, ortalama yaşam süresinin uzaması ve sigara ve çevresel faktörlerdir” ifadelerini kullandı ve bugüne kadar yapılan epidemiyolojik çalışmaların Türkiye genelinde Çernobil’e bağlı belirgin ve kitlesel bir kanser patlamasını net biçimde ortaya koymadığını söyledi.
“Kamuoyunda sıkça dile getirilen “Karadeniz’de kanser patladı” söylemi bilimsel bir tanım değil”
Çernobil sonrası Karadeniz’de kanser vakalarının patladığına ilişkin söylemlere karşı çıkan Dr. Öner, “Kamuoyunda sıkça dile getirilen “Karadeniz’de kanser patladı” söylemi bilimsel bir tanım değil. Çernobil sonrası Belarus ve Ukrayna’da özellikle çocukluk çağı tiroid kanserlerinde ciddi artış yaşandığı, Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı raporlarında yer alıyor. Çernobil kazasının 20. Yılında, ÇNAEM de Müdür Yardımcısı iken, Sağlık Bakanlığı Kanser Daire Başkanlığı Koordinasyonunda yürütülen Karadeniz Bölgesi Kanser ve Kanser Risk Faktörleri Araştırması kapsamında yürütülen 4 ana çalışmanın birinin TAEK adına yürütücüsü oldum. Türkiye’de Sağlık Bakanlığı, üniversiteler ve TAEK iş birliğiyle yürütülen çalışmalar kanser kayıt analizi, hane halkı risk faktörleri araştırması, moleküler genetik incelemeler ve biyolojik doz yükü olmak üzere toplam 4 bileşenden oluşmuştu. Bu çalışmalar ışığında Karadeniz bölgesinde tiroid kanserinde artış gözlense de, bu artışın yalnızca Çernobil’e bağlanabileceğini gösteren güçlü ve kesin bir bilimsel kanıt bulunmuyor” şeklinde konuştu.
Çernobil Sonrası Karadeniz’de Kanser Vakalarının “Arttığı” Söyleminin Sebebi ne?
Yapılan bu çalışmalara rağmen Çernobil’in Karadeniz’deki kanser vakalarını artırdığına ilişkin söylemlerin ortaya çıkma nedenlerinin uzmanlar tarafından değerlendirildiğini söyleyen Dr. Deniz Öner, “Toplumun- en azından belli yaş grubunun- hafızalarında o zamanki Sanayi Bakanı Cahit Aral’ın kameralar önünde çay içmesi ilk günkü tepki ile yaşıyor. 1986’daki risk iletişiminin yeterince şeffaf yürütülmemesi, resmî açıklamalarla sahadaki uygulamalar arasında oluşan güven sorunu, kanserin yıllar sonra ortaya çıkması nedeniyle her yeni vakanın Çernobil’e bağlanması, medyanın felaket söylemini öne çıkarması ve radyasyonun görünmez ve ölçülmesi zor bir risk olmasını topladığımız zaman toplumda kalıcı bir korku ve “kanser patladı” algısı yerleşti” dedi. Çernobil’in dünya tarihinin en ciddi nükleer kazalarından biri olduğunu ve Türkiye’nin ölçülebilir düzeyde etkilendiğini, ancak özellikle Karadeniz’de yaşanan kanser artışlarının doğrudan ve güçlü biçimde yalnızca Çernobil’e bağlandığını gösteren kesin bilimsel kanıt bulunmadığını bir kez daha yineleyen Dr. Öner, “Bilim insanları, bu tür konularda duygusal söylemler yerine uzun dönemli, karşılaştırmalı ve veriye dayalı değerlendirmelerin esas alınması gerektiğini vurguluyor” ifadelerini kullandı.
Çernobil’in Türkiye’ye yaydığı radyon etkisini bir örnekle çarpıcı bir şekilde açıklayan Dr. Öner, “Çernobil dolayısıyla Karadeniz halkının ilave aldığı radyasyon dozunun doğal radyasyon seviyeleri ve akciğer tomografileri ile kıyaslayacak olursak; TAEK raporuna göre Çernobil’in ardından Karadeniz halkının aldığı ek radyasyon dozu yaklaşık 0.5–0.6 mSv civarındadır — bu, doğal yıllık radyasyon maruziyetinin altında ya da yakın seviyededir. Düşük doz akciğer BT bile, 50 yıllık Çernobil ek dozunun yaklaşık 2–3 katıdır” diyerek sözlerine son verdi.





