O anda kendimi bir duygu okyanusunda hissediyordum desem abartmamış olurum. Evet, aynen öyle idi...
Görmeyeli yıllar olmuştu onu. Üniversite son sınıftaydım. Bir hafta sonu, ilkokulu okumuş olduğum ilçeye götürmiştü beni duygularım. Evet duygularım diyorum; ama bedenimi oraya sürükleyen ve de zorlayan duygularım bedenime hükmetmişti...İyi ki hükmetmişti.
İlkokul öğrencisiyken bir yıl yanında okumak zorunda kaldığım o ''kutsal ev''e yaklaştığımda bir an durup soluma bakmıştım. Bu bir refleksi bakıştı ve işte orada idi okulum... O anda gözlerimin buğulandığını hissediyordum. Bir duygu sağanağı beni adeta esir almıştı. ''Sulu göz'' olmak iyi bir şey midir? Onu da tam bilemiyorum.
''Çocukluğum, çocukluğum... Eksik birşeyler var, bilemiyorum'' mısraları aklıma gelmişti.
Bir taşın üzerine oturup dalgın gözlerle okuluma bakmaktaydım. Sonra kendimi toparlayıp yürüyorum ve tam sınıfımın önünde durup iki elimi yanlardan yüzüme paravan yapıyorum pencereden sınıfıma bakıyorum. Zira hava güneşli ve cam da parlamakta. Bir yandan da içimden şöyle düşünmeden edemiyorum: ''Etraftan birisi görse kesinlikle şöyle düşünmeden edemeyecektir:Bu adam ya meczup, ya da okulu soymaya gelmiş olan bir esrarengiz adam!'' Zira arada bir dönüp etrafıma da bakmıyor değilim. Hani sanki etrafını kolaçan eden ve fırsatını bulunca içeriye dalamayı bekleyen bir insanı andırıyorum o an...
İşte oturduğum sıra orada. Şurada da o kara tahta. Öğretmenimiz Kemal Bey o babacan haliyle bize birşeyler öğretebilmek için çırpınıp dururdu şu kara tahtanın önünde. Hatta şu tablo hiç gözümün önünden gitmez: Arkamıza geçip başparmağımızla bize havada fiş yazdırırdı. Onu merak ettiğim için çarşıda rastladığım ilkokul arkadaşım Güngör'e öğretmenimizi sormuştum aynı gün. Güngör başını öne eğip gırtlaktan gelen o tipik ifade şekli ile cevap vermişti: Öğretmenimiz geçen sene dünyasını değiştirdi. Cenazesinde bulundum!'' Güngör ilkokuldan sonra okumamış ve ilçede faytonculuk yaparak hayatını kazanmakta. Hatta bana da bir şehir turu yaptırdı.
Neyse... Okulun bahçesi yaban otları ile kaplı, oldukça da bakımsız. Bahçede bir süre dolaştıktan sonra o ''kutsal ev''e doğru yöneliyorum. Burası tek katlı evlerden ibaret ve bitişik nizamda ypılmış bir lojman kompleksi idi aslında. Devlet Demiryollarına ait idi bu binalar. Aslında o kırmızı kiremitli ve sarı duvarları ile işçi evlerini andırmaktalar. Ama bir yıl süreyle ben burada o gönül zengini teyzenin yanında okumuştum..Yani bana bir çeşit ''hami'' lik yapmıştı da denilebilir.
Çocukluğuma ait anıların kol gezdiği o eve yöneliyorum ve kapıyı çalıyorum. Çevrede gördüğüm her zerrecik bana çocukluğumu hatırlatıyor. Yani ''bana herşey seni hatırlatıyor'' şarkısında olduğu gibi...Evet kapıyı çalıyorum... Zil yok elbette kapının üzerinde. Mavi boyası çoktan solmuş ve de terkedilmiş izlenimi veren o kapının üzerindeki yarım halka şeklindeki demiri tıklatıyorum. Bu da bu kapının zili işte... Sağıma bakıyorum: Evet işte eve bitişik o barakamsı yapı da bu evin tuvaletiydi.
Karmakarışık duygular içerisindeyim. Bir süre bekledikten sonra içeriden bir ses gelmeyince tekrar dokunuyorum o zilimsi demire... Tok bir ses çıkarıyor ve içeriden duyulmaması da mümkün değil! O an içimden şöyle diyorum: ''Ölüm mukadder! Kimbilir İzzet Teyze belki de vefat etmiştir!'' Yine cevap alamayınca kararsız kalıyorum. Bir ikilem yaşıyorum o an.. Gitsem mi, yoksa bir daha mı çalsam kapıyı?'' Israr eden duygularım galip geliyor ve demiri bir kez daha tıklatıyorum. Yine içeriden bir ses gelmiyor ve ayrılmaya karar veriyorum. Tam birkaç adım atıyorum ki kapı birden açılıyor ve içeriden bir deri bir kemik yapısında zayıf bir teyze çıkıyor. Güneş tam karşıdan vurduğu için sağ elini alnına götürüp şemsiye yapıyor ve bana donuk gözlerle bakıyor..Yılların yorgunluğu gözlerinden okunuyor. Yorgun bir ses tonu ile soruyor: ''Evlat buyur! Birini mi sordun? Kimi arıyorsun?''
Evet... Yüz şekli hiç değişmemiş İzzet Teyze'nin. Hele o ses tonunu ve şivesini unutmam mümkün mü? Bir süre bakıyorum yüzüne. İçimden de şöyle diyorum: ''Bakalım tanıyacak mı?'' dayanamıyorum artık ve soruyorum: ''İzzet Teyze hele dikkatli bak bakalım beni çıkartabilecek misin!'' Ama tanıması mümkün mü!'' Aradan bunca yıl geçmiş. Ben o zaman ilkokul üçüncü sınıftaydım. Şimdi ise fakülte sonlarındayım.
Elbette tanıyamıyor. ''Ben Fikret!'' diyorum.
Şaşırıyor. ''Hangi Fikret?''
''Hani yanında okumuştum ya!'
O anda iki kolunu da açıp bana sarılıyor. Sarılıp öpüyor ve ağlamaya başlıyor. Zaten ''sulugöz'' birisiydi. ''Duymuştum, büyük adam olacakmışsın. Güngör söylemişti!''
Elimi kavrayıp içeriye davet ediyor. ''Anılar saçılmış odada her yere!''
''Karnın aç mı? Bir kaygana yapayım! Bir çay da koyayım!'' diyerek mutfağa gidiyor. Gelip oturduğunda dizlerini işaret ediyor. ''Şu romatizmalarımı tedavi et, sana çok dua ederim!''
Tebessüm ediyorum: ''İzzet Teyze o kolay..Rahat ol, hallederim!'' dediğimde elimi iyice kavrıyor. ''Seni Allah gönderdi. O kadar şaşırdım ki! Rüyamda görseydim aklıma gelmezdi!''
Biraz sonra kaygana ve çay geliyor. Bizim ''kaygana'' ya ''omlet'' diyecek hali yok ya!
Getirmiş olduğum hediye paketini kendisine uzattığımda çok duygulanıyor. O sırada elimi cebime götürüp hazırladığım parayı da eline sıkıştırıyorum. Almak istemiyor ama ısrar ettiğimde beni kırmıyor.
''Bu gece misafirim ol!'' diyor. Kalamıyorum elbette. Ayrılırken adresimi veriyorum.
Veda...Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş!