Şu doğa sevgisi ve arkasından gelen refleksi seyahat! Bu istekler ve kavramlar beynimin bütün kıvrımlarına, bütün hücrelerine nüfuz ettiğinden olacak ki baharın ucu görünmeye başlayınca başlarım hayal kurmaya. Serhatşehir’e uçakla uçakla gideceğim ve havaalanından kiralayacağım araba ile yüksek rakımlı o dağları, ormanları doyasıya gezeceğim. Bu bir duyuş, bu bir hissediş meselesidir zira…
Bu Temmuz ayında da duygularım beni Allahuekber Dağları’na atmıştı ve ‘’dağların çocuğu’’ oluştum. Ve işte o yeşil ve yüksek tepelerde, hiç tanımadığım bir Anadolu köylüsüne misafir olmuştum. Misafir dediysem de elbette birkaç saatliğine oradaydım. Niyetim gece o gönül dostu, gönlü zengin Cemil Bey’e misafir olmak değildi elbette. Yani mitil atmayacaktım. Hani derler ya ‘’çağrıldığın yere erinme, çağrılmadığın yere yerinme!’’ Ben de yerinmiyordum ve bahçede ayran eşliğinde etli bulgur pilavını yerken tereyağının verdiği lezzeti dilim farkediyordu.
Yemeğin sonuna doğru bahçedeki ağaçların gölgelerinin uzamaya başladığını görüyordum ve saatime bakıyordum. İçimden de ‘’suların göğsüne mehtap inmeden yola revan olayım’’ diye düşünmekteydim. Konak sahibim Cemil bey elindeki çatalı bırakıp ensesini kaşıyordu ve gözlerini büzerek ve dikkatini üzerime yönelterek bir süre sessizce bakıyordu… Ben de adeta niyetini okur gibi ona bakarak tebessüm etmekteydim. Hani derler ya ‘’bazen de göz ile konuşulur!’’ Ayne öyleydi ikimizin de vücut dili ve haliyle ‘’göz dili.’’ Ben müsaade istemeye fırsat bulamadan o sağ elini havaya kaldırıyordu…’’Hocam’’ diyordu, ‘’saatine hiç bakma, bu gece misafirimsin. Evde bekleyen eşin ve çocukların mı var da sanki!’’
Çok hoşuma gitmişti bu kalbi ve sıcak cümleler. Hani adam ‘’dilinin ucu ile’’ söylemiyordu bunları, kalbinin yansımasıydı. Başımı öne eğiyordum…’’Cemil bey, size zahmet vermeyeyim, yolcu yolunda gerek! Baksana gölgeler de uzamaya başladı, ben kalkayım!’’
Yine itiraz ediyordu…’’Yoo, öğle kaçmak yok. Bak akşama cağ kebabı yapacağım. Bu bahçede yeriz güzelce!’’
Cağ kebabı ifadesini duyunca içimden ‘’buna kalınır, adam kalbi davetini iletiyor’’ diye düşünmeden de edemiyordum. Teslim olmuş bir insanın vücut dilini sergiliyordum. Omuzlarımı silkip iki elimi ortada birleştiriyordum. ‘’Madem öyle, kalayım’’ dediğimde muhatabım da tebessüm ediyordu. Ve biraz sonra çaylar geliyordu.
Sofradan kalkarken Cemil bey eşine sesleniyordu…’’Nazike, bak herkes kısmetini yermiş, iki gündür buzdolabında terbiye edilmiş halde bekleyen o etleri getir de başlayalım cağ kebaba. Ben de takım taklavatı getireyim!’’
Ben de izin isteyerek şu karşıki yamaca tırmanmak üzere kalkıyordum. Bahçe kapısından çıkıp ağaçların arasından geçerek yamaca, koruluğa doğru tırmanıyordum. Elbette tedbiri de elden bırakmıyordum bir yandan da. Zira bu ormanlarda ‘’kocaoğlan’’ nüfusunun bir hayli arttığı köylüler tarafından kulağıma üflenmişti. Ağaçların arasından aniden bir ‘’kocaoğlan’’ çıkarsa babanızın kesesinden gitmeniz mukadder olur. Hani korkak adam karanlıkta ıslık çalarmış ya… Ben de arada bir ıslık çalıyorum ve önüme çıkan ufak taşlardan da alıp ileriye atıyorum…Güya ‘’kocaoğlan yoluma çıkma, bak geliyorum’’ diyorum. Nabız atışlarımdan bahsetmeye zaten gerek yok.
Ormaanda bir süre dolaştıktan sonra tedbiri elden bırakmıyorum ve konak sahibinin bahçesine dönüyorum. Şu gayrete baksana! Cemil bey kollarını sıvamış,etler elinde… Eşi de ucu sivri kocaman bir demir şişi dik vaziyette tutuyor ve tepe noktasından etler yaprak yaprak o şişe diziliyor. Üstten bastırarak et dilimlerini arada boşluk kalmasın diye dizmeye gayret ediyorlar. Ben de yardım ediyorum ve kalın demir şiş boydan boya etle dizilmiş ve bezenmiş halde buzdolabına gönderiliyor.
Bahçedeki sohbet ilerliyor, karanlık çöküyor. Nerden baksan akşamın sekizi olunca karınlar acıkıyor ve bir yandan da kömürler tutuşturuluyor. Kocaman şiş getirilip ayaklıklarla ateşin üzerine yerleştiriliyor. Etler pişerken üzerinden damlayan yağ ayrı bir ses çıkarıyor. Derler ya ‘’yeme de yanında yat!’’ diyorum ya obur bir insan değilim, ama benim en mutlu olduğum an, yemek yeme anımdır. Et kızarınca Cemil bey ince şişleri bir el mahareti ile gezdirip sağ elindeki bıçakla da kesiyor ve bana uzatıyor. Bu ne lezzet böyle! Bir yandan da ayran keyfi, hem de bakır maşrapada…İçimden de diyorum ki ‘’iyi ki yolum buraya düştü, bir daha bu cağ kebap ziyafetini nerden bulacağım!’’
Çok doyan insana bizim oralarda yemesi için ısrar edilince karnını göstererek şöyle der: ‘’Artık pıspıtır oldum, yer kalmadı!’’ Bana da ısrar edilince aynı şeyi söylüyorum: ‘’Cemil bey pıspıtır oldum!’’
Gülüyor…’’O sözü ben de severim!’’
Ve gecenin ilerleyen saatlerinde gaz kapaklarıma laf dinletemediğimin farkına varıyor konak sahibim. ‘’Anladım hocam, uyku gözlerinden dökülüyor. Haydi seni odana götüreyim!’’ Yer yatağı, yün döşek ve yün yorgan…Çocukluğuma dönüyorum adeta… Yastığa başımı koyduğum gibi gidiyor gözlerim. Sabah erkenden kalkıyorum. Herkes uyuyor. Pencereden bakıyorum ki şafak sökmek üzere…Diyorum k, kimseye haber vermeden şöyle bir o tepeleri dolaşıp kahvaltıya döneyim. Böylece gün ışığında yola koyuluyorum. Hedefim o büklümlü yollardan ‘’Teke Taşı’’na çıkıp oradan aşağı vadide akan çayın sesini dinlemek… Hafızamı yokluyorum, buralara ortaokul öğrencisiyken gelmiştim.
Zaman bir silindir gibi geçmiş üzerimizden…Kendimi ‘’yedi uyuyanlar’’ dan birisi gibi görüyoru, ama diğer altı kişi ve ‘’Kıtmir’’ nerede? Bu geçen otuz yıl mı, yoksa üçyüz yıl mı?
İşte orasını bilecek kadar feraset sahibi değilim…
Ve şafakla beraber tırmanıyorum yukarılara…Bu tarif edilemez bir ‘’daüssıla!’’ Gözlerim dalıp gidiyor maziye…Vefa arıyorum, dost arıyorum…
Arabadan inip dolaştıktan sonra dönüş başlıyor. Bahçe kapısına geldiğimde konak sahibim ellerini açıp gülüyor…’’Hocam’’ diyor, ‘’seni bulamayınca oldukça meraklandık!’’
Omuzuna dokunuyorum…’’O kadar vefasız mıyım! Sizinle vedalaşmadan gider miyim hiç! Otuz sene önce dolaşmış olduğum tepeler beni çekti de!’’