Adetimdir, hafta sonu nöbetine giderken markete uğrarım ve meyve alırım. Hele de ‘’starking elma’’ benim olmazsa olmazımdır. Çünkü başka türlü vakit geçmek bilmez. Hele de İbni Sina’daki asistanlık günlerimizde nöbete girerdik ve onbeş gün boyunca dış dünyayı sadece pencereden seyrederdik. Biz buna kendi aramızda mizahi bir isim bulmuştuk…’’Fıçı nöbeti!’’ Dedim hep, benim en mutlu olduğum an yemek yeme anımdır. Böyle diyorum da sakın beni ‘’obur mendeburun birisi’’ diye vasıflandırmayın.
Neyse, sadede geliyorum… Direksiyonu o markete doğru kırıyordum ve raflar arasında dolaşıyordum. Aklım da hastanede elbette, zira on dakika geç kalmıştım. Oesnada etrafımla ilgilenecek halim yok ya…Bir an önce alışverişi tamamlayıp hastaneye gitmem lazımdı. Birden bir bayan sesi ile arkaya döndüğümde tanıdık bir simayı görüyordum…Evet, aşina bir yüzdü. İki defa endoskopik üreter taşı ameliyatı yapmış olduğum Sibel idi o…’’Günaydın hocam’’ diyordu. Hal hatır faslından sonra teşekkür ediyordu…’’Şeytanın kulağına kurşun, artık taş sancısı çekmiyorum. Berbat bir ağrı taş ağrısı’’ diyordu.
‘’Sibel’’ diyordum, ‘’seni hatırladım!’’ Ve soyadı bile aklımdaydı, sorduğumda teyid ediyordu.
‘’İyi günler, nöbete yetişmem lazım’’ dediğimde bakışlarını bana yönlendiriyordu…’’Beni biraz dinleyebilir misiniz’’ diyordu. Belli ki bir derdi vardı. Ben de bir alemim yani..Elbette bize hep dertli insanlar gelir. Paris’e yaptığı seyahatten aldığı zevki anlatacak değil ya…
Saatime bakıyordum…’’Pek de zamanım yok ama! Kısa olsun!’’
Mahzun bakışlala anlatmaya başlıyordu…’’İşsizim, çok zor durumdayım. Hastanede bana uygun bir iş bulabilir misiniz? Yalnız başıma kaldım da!’’
Ben de sanki İş Ve İşçi Bulma Kurumu’nun müdürüyüm de…Zira bu şekilde isteklerle muhatap olurum hep…’’Sibel, benim buna gücüm yetmez! Ne oldu hayrola!’’
Gözlerindeki yaşarma dikkatimden kaçmıyordu o an…’’Eşim hapse düştü, ben de bir yerde iş buldum, ama hastane olursa daha iyi olur!’’
İçimden de şöyle diyordum…’’Dakika bir, gol bir..Yani negatif bulutlardan kimyasal yağış beni buldu!’’ Ne yapabilirdim ki! ‘’Sibel ben hastanede yönetici değilim ki!’’ Eşinin neden hapse düştüğünü elbette soracak değildim! Üstüme vazife mi ki yani! Ama Sibel anlatmaya başlıyordu…
‘’Hocam sormuyorsunuz ki niye hapse düştü!’’
Zoraki tebessüm ediyordum…’’Sibel bana ne! Bu özel hayat!’’
Belli ki anlatacaktı, nitekim başlıyordu…’’İstanbul’da birisini bacağından vurdu. Silahı da ruhsatsız. İçeri düştü, mahkemesi var. Bakalım ne kadar ceza alacak!’’
‘’Eşin ne iş yapardı?’’
‘’Boş gezenin boş kalfası…Sokak serserisinin biriydi. Bana da şiddet uygulardı zaten!’’
‘’Haytanın birisi yani! Desene kurtulmuşsun Sibel!’’
‘’Hocam ondan kurtulmak mümkün mü! Yakamı bırakmaz ki!’’
Saatime bakıyordum..’’Sibel huy mezarda çıkarmış derler ya…Kırk yıllık Kani, olur mu yani!’’
Ve el sallayıp kasaya yöneliyordum. Bir yazı konusu çıkmıştı kendiliğinden. Böyle kadın dramlarını çok yazmışımdır. Derler ya…’’Garip kuşun yuvasını Allah yapar!’’ Bugün de şöyle olmuş oldu o söz: ‘’Garip yazarın yuvasını Allah yaptı!’’ Ve bana da bir yazı konusu çıkmış oldu.
Seneler önce de buna benzer bir dramı yazmıştım…’’Ve Fahriye Abla ağlıyordu!’’ Orada da eşinden şiddet görüp feci şekilde dayak yiyen bir bayanı anlatıyordum. Yatırıp haftalarca tedavi etmiştim. Ciddi bir börek travması vakasıydı.
Nezaket sınırlarını biraz zorlayan bir özlü sözü buraya yazsam mı! Biraz kararsızım, hoşgörünüze sığınarak ve de sansürlemeden yazayım mı! İşte yazıyorum orijinal haliyle..Sıkı durun!
‘’Kış kışlığını, kuş kuşluğunu, puşt puştluğunu yapar!’’