Bazı zehirlerin kokusu yoktur. Tadı yoktur. Hatta çoğu zaman farkına bile varmayız. Ama her gün biraz daha içimize işler.

Nedir bu, derseniz; bunu bilmeyeniniz yoktur. Hatta bence çok yakından tanıdığınız bir şey:

STRES!

Sabah gözümüzü açtığımız andan itibaren zihnimiz çalışmaya başlar.

“Bugün ne yapacağım? Kime yetişeceğim? Hangi işi tamamlamam gerekiyor? Ya yetişemezsem?”

Daha yataktan kalkmadan günün yükünü zihnimizde taşımaya başlarız.

Gün içerisinde işlerimizi tamamlar, sorumluluklarımızı yerine getirir ve akşam olduğunda nihayet dinlenebileceğimizi düşünürüz. Fakat bazen bedenimiz evde olsa da zihnimiz hâlâ günün içinde kalır.

Çünkü stres yalnızca çok fazla işimizin olması değildir.

Bazen geçmişte yaşanan bir konuşmayı defalarca düşünmek, henüz gerçekleşmemiş ihtimaller için endişelenmek, her şeyi kontrol etmeye çalışmak ya da sürekli bir şeyleri yetiştirme telaşı içinde olmak da zihnimizi yorar.

Bir süre sonra bedenimiz bu yükü taşımakta zorlanmaya başlar. Çünkü bedenimizin de bir kapasitesi vardır.

Uyku problemleri, kas gerginliği, baş ağrıları, mide sorunları, dikkat dağınıklığı, tahammülsüzlük ve sürekli yorgunluk gibi belirtiler farklı nedenlerle ortaya çıkabilir. Ancak uzun süre devam eden stres, bedenimizin ve zihnimizin alarm hâlinden çıkmakta zorlandığının bir işareti olabilir.

Peki neden durmak bu kadar zor?

Çünkü çoğumuz dinlenmeyi bile “işler bittikten sonra yapılacak bir şey” olarak görüyoruz.

“Şu dönem bir geçsin, sonra kendime bakarım.”

Ama hayatın bir gerçeği var:

Bir şey bittiğinde başka bir şey başlayacak.

Eğer kendimize nefes alabileceğimiz alanı her şey yoluna girdiğinde vermeyi beklersek, belki de o alanı hiç bulamayacağız.

Stresle baş etmek, hayatımızdaki bütün sorunları ortadan kaldırmak anlamına gelmez.

Bazen yapılacakları azaltmak, bazen “hayır” diyebilmek, bazen kontrol edemediğimiz şeyleri zihnimizde tekrar tekrar çözmeye çalışmaktan vazgeçmek ve bazen de hiçbir şey üretmeden yalnızca dinlenmeye izin vermektir.

Çünkü insan sürekli çalışan bir makine değildir.

Sor kendine:

“Hayatım gerçekten çok mu yoğun, yoksa ben sürekli tetikte yaşamaya mı alıştım?”

Bu sorunun cevabı, kendimizle ve hayatımızla kurduğumuz ilişkiyi yeniden düşünmemiz için önemli bir başlangıç olabilir.

Belki de kendimize hatırlatmamız gereken en önemli şey şu:

Her şeyi bugün çözmek zorunda değilim.

Bazı şeyler yarına kalabilir.

Bazı soruların cevabı hemen bulunmayabilir.

Ve bazı yükler, sonsuza kadar taşınmak zorunda değildir.

Çünkü bazen bizi tüketen şey hayatın kendisi değil, hayatı sürekli alarm hâlinde yaşamaktır.

Huzurlu bir gün dilerim.