Çocukluğumuzdan beri mutluluğun bir yere varmak olduğunu söylediler. İyi bir ev, iyi bir araba, yüksek bir maaş, güzel bir beden, daha çok takipçi, daha kalabalık sofralar... Sanki hayatın bir yerinde mutluluk bizi bekliyor ve biz yeterince koşarsak ona yetişeceğiz.
Koştuk.
Fakat vardığımız her yerde yeni bir hedef gördük.
Bir ev aldık, içini doldurmaya çalıştık. Araba aldık, sürekli iyisini hayal ettik. Para kazandık, fazlasının hesabını yaptık. Başardıkça beklentilerimiz büyüdü; beklentilerimiz büyüdükçe sahip olduklarımız küçülmeye başladı.
Sonra bir gün durup kendimize sorduk:
"Bunca şeye sahipken neden hâlâ eksik hissediyorum?"
Belki de sorun biz değildik.
Bize mutluluğun kendisi değil, mutluluğun reklamı satılmıştı.
Reklamların mutluluğu kusursuzdur. Herkes genç, güzel, başarılı, herkes âşık, herkes gülümser. Oysa gerçek hayatın fotoğrafında kırışıklıklar vardır; ertelenmiş hayaller, kayıplar, yalnız geceler, cevapsız sorular ve kimseye anlatamadığımız sessizlikler...
Biz ise kendi hayatımızı, başkalarının vitriniyle karşılaştırdık.
Bir başkasının en güzel anına bakıp kendi hayatımızın en zor gününü ölçtük.
Mutsuzluğumuzu kişisel bir başarısızlık sandık.
Oysa insan her gün mutlu olmak zorunda değildir.
Yorulmak da hayatın bir parçasıdır. Bazen hiçbir şey yapmak istememek, biraz susmak, yalnız kalmak, ağlamak, yeniden başlamak gerekir. İnsan makine değildir. Kalbin de dinlenmeye ihtiyacı vardır.
Mutluluk, sürekli gülümsemek değildir.
Belki mutluluk; sabah uyandığında hayatından nefret etmemektir.
Sevdiğin bir insanın sesini duymaktır.
Bir fincan kahveyi acele etmeden içebilmektir.
Pencereden yağan yağmuru izlerken hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığını bilmektir.
Bir dostla saatlerce konuşabilmek, sevdiğine sarılabilmek, geçmişin bütün yüklerine rağmen yarına yeniden inanabilmektir.
Mutluluk, hayatın kusursuz olması değil; kusurlarıyla birlikte hayatı sevebilmektir.
Hayat bize hiçbir zaman sürekli güneş vaat etmedi.
Kış olacak.
Yağmur yağacak.
Bazı insanlar gidecek.
Bazı kapılar kapanacak.
Bazı hayallerimiz gerçekleşmeyecek.
Bütün bunların arasında yine de yaşanacak güzel bir şeyler kalacak.
Bir akşamüstü gökyüzünün rengi...
Eski bir şarkının ansızın hatırlattığı biri...
Uzun zamandır görmediğimiz bir dostun "Nasılsın?" diye sorması...
Hiç beklemediğimiz bir anda, içimizden geçen o küçük cümle:
"Aslında hayat o kadar da kötü değil."
Bize mutluluğu yanlış sattılar.
Mutluluğu geleceğe ertelediler.
Oysa mutluluk, varılacak bir adres değil; fark edilecek küçük anların toplamıdır.
İnsan bazen hayatını değiştirmek için daha fazlasına değil, elindekilerin değerini yeniden görmeye ihtiyaç duyar.
Bugün sahip olduğumuz şeylerin kıymetini bilmek, yarın sahip olacaklarımızı beklemekten daha büyük bir zenginliktir.
Hayat, mutluluğu bulacağımız günü beklerken geçip gidiyor.
Mutluluk bazen gelmez.
Biz onu fark etmeyi öğreniriz.