GÜNAYDIN/ TÜNAYDIN Değerli Okurlar,
Bugün, 10 Kasım, Kurtuluş Savaşı’ nın önderi, Türkiye Cumhuriyeti’ nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ ün vefatının yıldönümü…
Elbette, “Ne Mutlu Türk’ üm Diyene” diyebilen ve ona saygı duyan yerli- yabancı herkes, Atatürk’ ü saygı ve rahmetle anacaktır.
Yıllar önce, Hürriyet gazetesinde, ilgimi çeken bir yazıda, ünlü bir mağazanın, “ “Markası ne olursa olsun, düğmesi sökülmüş ya da kopmuş ceketlerinizi 9 Kasım günü mağazalarımıza getirin, ücretsiz dikelim. 10 Kasım’da önümüzü birlikte ilikleyelim ” şeklinde reklâmından söz edilmişti. (Hürriyet, 10 Kasım 2018)
Nedir bu olay diye araştırdım.
Meğer, tek Tanrılı semavî dinlerden birinde, çok önemli bir ritüel varmış.
Bu ritüelde, çok sevilen ve sayılan bir kişinin vefat haberini alanlar, giysisinin bir parçasını yırtar, düğmelerini koparırlarmış. Ya da kravatlarını keserler veya yırtılmış siyah bir kurdeleyi düğmelerine takarlarmış.
Bilmiyordum; bu ritüel, geleneklerine göre dünyadan göçenlerin eksikliğini hissetmek, vefattan kaynaklanan acı ve kederi artırmak için yapılırmış.
Düğmesi eksik ceket ya da yırtık gömlek, “Ben senden sonra eksiğim” demeye gelir; bu geleneğe, Kriah ya da Keriya denirmiş.
Bu dine ait olanlar, Atatürk’ ün vefat ettiği haberini aldıklarında, ceket veya gömleklerinin düğmelerini kopartmışlar.
Adını yazmadığım mağazanın sahibi, “Bu kadar ilgi göreceğini tahmin etmemiştim. İnsanlar ceketlerinin düğmelerini kopararak mağazalarımıza geliyor, düğmeleri diktirmek için. Ben 76 yaşındayım, iyi ki varmış Atatürk, iyi ki olmuş Atatürk, keşke biraz daha yaşasaydı. O’na dua ediyorum” diyor.
Bu haberi ve ayrıntısını okuduğumda tüylerim ürperdi, Müslüman olmayan bir cemaatten böyle bir davranış olmasından sonra Atatürk gibi dünyaca saygınlık kazanmış bir ölümsüz lidere sahip olduğumuz için bir kere daha gurur duydum.
***
Şimdi de bir gemi kaptanının anılarından bazı bölümleri sizlerle paylaşacağım.
***
Yıl 1977, Fırat adlı gemiyle, Amerika’nın Phıladelphia limanına 10 bin ton tütün götürmüştük. Şehri dolaşmış gemiye dönüyorduk. Yanımıza bir araba yaklaştı ve nereye gittiğimizi sordu. Limana deyince bizi götürebileceğini söyledi. 3 arkadaş bindik ve geminin bordasına kadar getirdi. Bu kibar Amerikalıyı Türk kahvesi ikram etmek için gemiye davet ettim. Zabitan salonuna geçtik. Kaptanımız da oradaydı. Misafirimiz salonu inceledikten sonra; ”Bu geminin Türk gemisi olduğunu söylediniz. Ancak, salonda Atatürk resmi yok” dedi ve hemen ilâve etti; “Önce Atatürk’ün resmini koymalıydınız” deyip kahveyi içmeden gemiden ayrıldı. Hepimiz şaşırıp kalmıştık. Karşılaştığımız olaya bir anlam veremiyorduk. Bu olayı çok düşündüm. Sanırım bu kibar Amerikalı, varlık nedenimiz olan Atatürk’e kayıtsız kaldığımızı düşünmüş ve tavrımızı vefasızlık olarak değerlendirerek bizi protesto etmişti. Karşılaştığımız bu sıra dışı olaya başka açıklama bulamamıştım.
Yıl 1985, İzmir’e yük getiren Yunan bandralı gemide başmühendis mide kanaması geçirdiği için hastahaneye kaldırılmış. İşe davet ettikleri için görev aldım. Gemide tek Türk, başmühendis olarak benim. Bir sohbet esnasında, gemi kaptanı (adı Kosta’ydı) gümrükte fotoğraf makinesinin mühürlü kamaraya kilitlendiğini ve bu duruma çok üzüldüğünü söyledi. Makine yanında olsaydı ne yapacaktın diye sordum. Oğlu istediği için, Kordon’daki Atatürk Anıtı’nın resmini çekeceğini söyledi. Şaşırmıştım. “Atatürk size tarihinizin en büyük darbesini vuran komutandı, neden onun resmini çekmeyi düşünüyorsunuz” dedim. Şu cevabı verdi; “Biz, emperyalizmin emrinde haksız ve işgalci olarak Anadolu’ya geldik. Uçurumdan aşağı yuvarlanırken Atatürk sizi uçurumun kenarından alıp, özgür uluslararasına modern bir ulus olarak kattı. Bunu yaparken, insanlık tarihine ezilen ulusların kurtuluşuna örnek olan, yeni bir deneyim kazandırdı. Onlara, özgürlükleri için mücadele ederlerse kazanacaklarını öğretti. Atatürk, bu nedenle bizim için de değerlidir”. Bu cevap nedeniyle, etkisini hayatım boyunca taşıdığım bir duygu yoğunlaşması yaşamıştım.
Yıl 1988, yer Ekvador’ un Guayaquil şehri. Gemideki işim bitince, çevreyi tanımak için dolaşmaya çıktım. Bir okula rastladım. Okulun girişindeki alanda 5 tane büst gördüm. Birinci büst Simon Bolivar’a aitti. İkincisi Che Guavera, üçüncüsü Fidel Castro, Dördüncüsü Emiliyano Zapata ve Beşinci büst Mustafa Kemal Atatürk’e aitti. Büstleri inceleyip İspanyolca açıklamaları anlamaya çalışırken, öğretmen olduğunu düzgün İngilizcesi ile söyleyen bir kişi geldi. Nereli olduğumu sordu. Türk olduğumu söyleyince, içtenlikli bir ilgi gösterdi. Atatürk hakkında konuşmaya başladık. Türk devrimi konusundaki bilgisi yüksekti. Atatürk’ü, saygı duyduğu diğer 4 devrimciden ayrı tuttuğunu söyledi. “O yalnızca ülkesini kurtarıp modern bir ulus yaratmakla kalmadı, ezilen uluslara evrensel bir örnek yarattı. İnsanlık tarihinde hiçbir lider bunu başaramamıştır” dedi. O an duyduğum övünç ve mutluluğu unutmam mümkün değildir.
Yıl 2003, Kamerun’un Douala Limanındayız. Kütük kereste yüklenecek. Yükün sahibi, gemiye yüklemeye nezaret edecek bir kaptan göndermişti. Kaptan Hırvat’tı. Zabitan odasına geldiğinde, gelenin karşısına düşen duvardaki Atatürk resmini görünce duraladı. Bir süre durduktan sonra resme doğru yürüdü. Saygı ifade eden davranışlarla resmi nazikçe düzeltti ve hepimizin yüreğine bir ok gibi saplanan şu sözleri söyledi; “Siz bu insanı ve ideallerini anlayamadınız. Anlamış olsaydınız bugün Avrupa kapılarında sürünmez, Avrupalılar sizin kapılarınızda bekleşirlerdi.
***
Kurtuluş Savaşı’ nın önderi, Türkiye Cumhuriyeti’ nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ ü, vefatının yıldönümünde saygıyla anıyorum; mekânı Cennet olsun, nur içinde yatsın!
Cumhuriyetimizin İkinci Yüzyılı Hayırlı Olsun!
NE MUTLU TÜRK’ ÜM DİYENE!
(NOT: Bugünün yazısını daha önce kaleme aldığım için, Diyanet İşleri Başkanlığı’ nın Cuma hutbesinin içeriğini bilmiyorum.)