Bugün, Mustafa Kemal Paşa ve ona inananların şiddetle reddettikleri 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması’ ndan kısaca söz edeceğim.

Ana hatları 24 Nisan 1920’de San Remo Konferansı’nda kararlaştırılan, sadece Osmanlı Devleti’nin tasfiyesi değil, Türkler ’in Avrupa’dan ve hatta Anadolu’dan sürülmesi anlamını taşıyan Sevr Antlaşması’nın taslağı, incelenmek üzere, 11 Mayıs 1920’de, Osmanlı heyetine sunuldu.

Barış koşulları, Ankara’da TBMM’de 22 Mayıs 1920’de okundu ve doğal olarak büyük gürültü koptu.

İstanbul Hükûmeti, Şeyhülislâm Dürrizâde El-Seyyit Abdullah’ın başkanlığında bir komisyonu, barış koşullarını incelemek üzere görevlendirdi. (Salâhi R. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, Cilt II, Sayfa 82, dip not: 51)

Osmanlı Hükümeti’nin Paris Barış Konferansı’na verdiği yazılı görüş, 16 Temmuz 1920’de Türk basınında yayınlandı. Müttefik Devletler, bu görüşe bir ültimatomla cevap verdiler.

Osmanlı Hükûmeti, barış antlaşmasını Ankara’nın onaylamayacağını anlayınca, Sultan Vahideddin’ i, 22 Temmuz 1920’de Yıldız Sarayı’nda bir Saltanat Şurası toplamaya inandırdı.

Gerek Sultan Vahideddin, gerekse Sadrazam Damat Ferid Paşa, bu denli sert bir antlaşmayı imzalamak sorumluluğunu yüklenmeyi istemiyorlar, ama durumun bu antlaşmanın imzalanmasını gerektirdiği özrünü öne sürerek, bunun sorumluluğunu Saltanat Şurası aracılığıyla geniş bir kitleye yaymak yoluna gidiyorlardı.

Saltanat Şurası, ya da Şûra-yı Saltanat, 22 Temmuz 1920’de, Yıldız Sarayı’nda Sultan Vahideddin’in başkanlığında toplandı. Antlaşma metni tartışıldı. Şûra’ya, 50 civarında eski Sadrazam (Başbakan), Kabine Üyesi (Bakan), Meclis ve Senato Üyesi (milletvekili ve Senatör), asker, sivil ve din adamı katılmıştı.

Sultan Vahideddin, Sevr Antlaşması’nın imzalanmasını isteyen konuşmalardan sonra, şûra üyelerine dönüp: ’kabul edenler ayağa kalksın, kabul etmeyenler otursun’ dedi. Tutanaklardan anlaşıldığına göre, sadece bir kişi oturduğu yerde kaldı. Bu kişi Topçu Feriki Rıza Paşa’ydı. (Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, TTK Yayını, Ankara, 1991, s. 202; BTTD, Sayı:4, Ocak 1968)

Kısacası, Şûra-yı Saltanat, “ zayıf bir mevcudiyeti, mahva tercih edilmeye değer “ görerek, antlaşmanın onaylanmasına karar vermişti.

Osmanlı Hükûmeti, ertesi gün, 23 Temmuz 1920’de, senatörlerden Hadi Paşa ve Rıza Tevfik (Bölükbaşı) Bey ile Bern’deki Osmanlı Büyükelçisi Reşat Halis’e, Osmanlı murahhasları olarak Barış Konferansı’na gidip, antlaşmayı imzalamaları için yetki verdi.

Bu heyet, Osmanlı Hükûmeti adına, 10 Ağustos 1920’ de, anlaşmayı imzalayıp mühürlediler.

Kâzım Karabekir Paşa’nın 17 Ağustos 1920 tarihli telgrafını takiben, TBMM üyeleri, 19 Ağustos 1920’'de, Sevr Anlaşmasını tartışanlar ve kabulü için oy verenler ile anlaşmayı imzalayanları vatan haini ilân ederek vatansız sayılmaları kararını aldı. Aynı zamanda, TBMM hükûmeti, bu antlaşma ile kendini hiçbir surette bağlı görmediğini de ilân etti.(Salâhi R. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, Cilt II, Sayfa 83-84; Türk Devrim Tarihi, Sayfa 54)

İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Sir John de Robeck, 21 Ağustos 1920’de, Padişah Vahideddin tarafından Yıldız Sarayı’nda kabul edildi. Bu görüşmede, Sultan Vahideddin, Robeck’ e şunları söyledi:

“- Sevr Antlaşması, Türkiye’nin ölüm kararıdır. Ama gelecekte İngiliz yardımına güvenilir umuduyla, bu antlaşmanın imzalanmasını buyurdum.” (İngiliz Dışişleri Bakanlığı Belgeleri, FO/5054/E 9886, Amiral Robeck’ten Lord Curzon’a kapalı tel yazısı, İstanbul, 21.8.1920; Salâhi R. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, Cilt II, Sayfa 100’den NAKLEN)

Sultan Vahdettin’in kızı Sabiha Sultan ile görüşen, Türkiye Cumhuriyeti’nin eski başbakanlarından Suat Hayri ÜRGÜPLÜ’ nün, konu hakkındaki yorumu şu şekildedir:

“…Bir antlaşma imzalanır ve Türk heyeti imza eder de, Padişah’ın ya evvel, ya sonra muvafakati nasıl alınmaz? Kaldı ki, heyete peşin imza yetkisi verilmiş ise, iş aynı yola çıkar.” ( Murat Bardakçı, Osmanlı Hanedanının Sürgün ve Miras Öyküsü Son Osmanlılar, Sayfa 517)

Sultan Vahideddin, eğer Sevr Antlaşması imzalanmazsa, saltanat merkezinin ve Anadolu’ nun tamamen işgal güçlerinin işgaline uğrayacağının ve saltanatın yıkılacağının, korkusunu yaşıyordu.

Oysa Mustafa Kemal Paşa, bu düşüncede değildi.

2 Şubat 1919’da, daha Yunan işgali başlamadan önce, İngiltere-Fransa ve İtalya’nın kendi aralarında fikir ayrılıklarına düşeceklerini, asıl çıkar savaşının bundan sonra başlayacağını, Anadolu’da başlayacak bir millî mukavemete hiç birinin müdahale edecek durumda olmadığını, işleri sürmüştü. (Sadi Borak, Ata ve İstanbul, Sayfa 117-119)

İngiliz Savunma Bakanı Winston Churchill, Mustafa Kemal Paşa’nın bu düşüncesini doğrulamaktadır.

İngilizler, yeni bir savaşa hazır değildiler. Churchill, İtilâf devletlerinin Türkler’ e zorla kabul ettirmek istedikleri barış koşullarının uygulanabilmesi için, büyük ve güçlü ordulara gereksinim olduğunu, bunun çok pahalıya mal olacak uzun askerî harekât ve işgallere yol açacağını, belirtiyordu. (Salâhi R. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, Cilt II, Sayfa 75)

İşgal güçlerinin, Sevr Antlaşması gereklerinin yerine getirilmesi için zor kullanamaması, Mustafa Kemal Paşa’nın ileri görüşlülüğünü, aksi görüşte olanların ise ileri görüşlülükten yoksun olduğunun göstergesidir.

KISACASI: Gerçek ve doğruyu kavrayabilmek için arada bir Tarih Sayfalarını çevirip okumakta yarar var.

Millî Mücadele, yabancı işgalinden, parçalanmadan ve yok oluştan direnişin ruhu; Kurtuluş Savaşı ise onun tarihî adıdır. Kurtuluş Savaşı’ na sadece ve sadece Kurtuluş Savaşı denir!

Ne Mutlu Türk’ üm Diyene!...

Ne Mutlu Atatürk’ ün İzinden Gidene!