GÜNAYDIN Değerli Okurlar.
Ben bu “Günaydın” kelimesini çok severim; “Günün aydın olsun” anlamına gelen bir selâmlaşma ve iyi dilek sözüdür. “Günün aydın olsun”, “Sabahın güzel ve huzurlu geçsin” gibi iyi bir dileği ifade eder. Bu nedenle sadece “sabah olsun” demek değildir; karşı tarafa iyi gün dileme, nezaket, sıcaklık ve olumlu bir başlangıç anlamı da taşır. Birine “Günaydın” dediğimizde, aslında örtülü olarak “yeni günün güzel geçsin” demiş oluruz.
“Gününüz aydın, huzurlu ve güzel geçsin” diyerek bugünkü konumuza gelelim.
Küreselleşme, temelde, ülkelerin ve dünya halklarının bütünleşmesidir. Mallar, hizmetler, sermaye, bilgi ve insanların sınırları aşmasının önündeki yapay engellerin kaldırılması demektir.
Bugün, küreselleşme karşıtı kitleler, bir anlamda, seslerini dünyaya küreselleşme sayesinde duyurabilmektedirler.
Küreselleşme yaşadığımız yüzyılın kaçınılmaz bir olgusudur ve bu olgunun yansımaları altında yaşamak zorundayız.
Basit bir örnek vermek istiyorum:
Yağan yağmur tarlalarımıza bereket verirken, şemsiyemiz yoksa bizi ıslatır.
Biz, bu yansımaların güvenlik boyutlarını, ön yargılardan uzak, iyi bir şekilde algılamak ve değerlendirmelerimize yansıtmak zorundayız.
Ancak bu yansımaları, bize dışarıdan yansıtılan paradigmalar(zihinsel çerçeve) olarak değil, ülkelerimizin gerçekleri ışığında algılamalıyız. Ve kendi paradigmalarımızı ülke gerçekleri ışığında yaratmalıyız.
Başkalarının kafaları ile üretilen çözümler ve yaklaşımlar, vücutlarımızı kafalarımıza yabancılaştırmaktan başka bir şeye yaramamaktadır. Belki, küreselleşmenin en önemli güvenlik boyutu budur.
Küreselleşmede; ülke çıkarları yönünde, özgün yaklaşımlar ve bu yaklaşımların stratejik sonuçları güçlü ülkelerin amaçları ile çatışabilir.
Ve belki de bu kaçınılmaz hale gelebilir. Bu durumda, daha az güçlü ülkelerin, ülkelerinin yaşamsal çıkarları yönünde gösterecekleri kararlılık ve yaklaşımlar, bekaları ile doğrudan ilgilidir.
Ancak, ulusal çıkarlarını, küresel çıkarlarla uyumlu hale getiren ülkeler barış içinde yaşayabilecekler, aksi durumlarda, sürekli güvenlik endişesi altında yaşayacaklardır.
Günümüzde, ülkelerin refahı arttıkça, o ülkelerin ulusal kimlikleri de o denli gelişmektedir. Bunun aksini savunmak olanaklı değildir.
Ancak, ulusal kimlikleri, refah seviyelerine paralel olarak giderek artan uluslar, gelişmekte olan ülkelere bu yaklaşımı göstermekte biraz hasis davranmaktadırlar.
Daha öte; bu ülkelerdeki ulusal davranışları, küreselleşmeye aykırı görmekte ve mikroetnik hareketlere destek vermekte de bir sakınca görmemektedirler.
Bu yaklaşım, aynı zamanda güçlü gelişmekte olan ülkelerin ulusal yapılarına karşı olumsuz bir yaklaşımı olarak da algılanabilmektedir.
Bu algılamalar, gelişmekte olan ülkelerin küreselleşmeye bakış açılarını ve yaklaşımlarını da istemese de olumsuz yönde şekillendirmektedir.
Unutmamak gerekir ki halen birçok ulus, çeşitli korkuların esiri durumundadır. Gelişmiş ülkelerde yaşayan insanlar terör, işsizlik, göç ve ekonomik krizlerden korkmakta ve dünyanın geri kalanının bu sorunları çözmede daha aktif olmasını beklemektedirler.
Diğer taraftan, gelişmekte olan ülkeler ise farklı nedenlerle korku içindedirler. Onların korkularının nedeni terör, ekonomik sıkıntılar, gelir dağılımındaki dengesizlikler, açlık, eğitim ve sağlık gibi sorunlardır.
Onlar da gelişmiş ülkeleri bir anlamda bu durumdan sorumlu tutmakta ve mevcut düzeni değiştirmek için bu ülkelerin harekete geçmesini istemektedirler.
Ancak, ortak bir paydada buluşup sorunları çözme yönünde bir iradenin ve kültürler arası hoşgörü ortamının henüz oluşmadığını ve harekete geçmediğini de ifade etmek mümkündür.
Doğu ve Batı medeniyetleri arasında büyük bir çatışma yaşanacağı fikrinin savunulması uluslararası iş birliğini, barışı ve karşılıklı güveni zedelemektedir.
Bir başka ifade ile bu tür tezler ülkeler arasında halen yaşanmakta olan güven bunalımını körüklemektedir.
Bu bağlamda gerek dünya vatandaşlığı, evrensel kültür adları altında dünya çapında tek kültürlülüğün savunulması gerekse alt kimlik, üst kimlik ayrımları ile desteklenen mikro milliyetçilik akımları yoluyla ulusal kimliklerin erozyona uğratılmaya çalışılması uluslararası ortamda güven bunalımını besleyen diğer kaynaklardır.
Küreselleşmenin siyasî boyutunun ulus devlet ve egemenlik kavramlarını zedelemesinin yarardan çok zarar getirebileceğini görmekteyiz.
Bu çerçevede, küreselleşme boyutunda güven bunalımı giderilemezse, tüm endişeleri eş zamanlı olarak giderecek proaktif (sorun çıkmadan önce önlem alıp çözmek) çözümler bulunamazsa, insanlık daha sıkıntılı günleri yaşamaya mahkûm edilmiş olacaktır.
***
(Küreselleşme ve Uluslararası Güvenlik Sempozyumu ile ilgili aldığım notlardan…)
Arada bir farklı düşüncelere yelken açmak gerek!
Gününüz aydınlık ve esenlik dolu olsun.