Bir toplumun çöküşü akşam haberlerinde başlamaz. Televizyon ekranlarına yansıyan görüntüler, çoğu zaman çok daha önce başlayan bir çürümenin yalnızca sonucudur. Asıl çöküş sessizdir; evlerin içinde, okulların koridorlarında, sokakların köşelerinde, insanların birbirine bakışında başlar.

Bir toplum önce değerlerini kaybeder.

Dürüstlük, yerini çıkar hesabına bıraktığında; emek küçümsenip kolay yoldan kazanmak marifet sayıldığında; liyakat yerine yakınlık, adalet yerine güç konuşmaya başladığında toplumun temel taşlarından biri yerinden oynamış demektir.

Sonra kelimelerin anlamı değişir.

Yalan, "idare etmek" olur. Haksızlık, "herkes yapıyor" diye normalleştirilir. Sessizlik, tarafsızlık sanılır. İnsanlar yanlış karşısında susmayı öğrendikçe kötülük cesaret kazanır. Çünkü kötülüğün en büyük yardımcısı, onu yapanlardan çok, görüp de susanlardır.

Bir toplumun geleceği yalnızca yönetenlerin kararlarıyla değil, sıradan insanların her gün verdiği küçük kararlarla şekillenir.

Çocuğuna "başkasının hakkına girme" diyen anne-babanın, trafikte başkasının hakkını gasp etmemesi gerekir. Öğrencisine adaletten söz eden öğretmenin, başarıyı yalnızca notla ölçmemesi gerekir. İşverenin çalışanın emeğine, çalışanın da işinin sorumluluğuna sahip çıkması gerekir. Çünkü ahlak, büyük cümlelerde değil; kimsenin görmediği yerde yaptığımız küçük tercihlerde yaşar.

Bugün toplum olarak en büyük tehlikelerimizden biri de duyarsızlaşmak.

Başkasının acısı bizi ilgilendirmiyorsa, haksızlık yalnızca bize yapılınca öfkelendiriyorsa, yoksulluğu bir görüntü, yalnızlığı bir istatistik, adaletsizliği başkasının meselesi olarak görüyorsak aslında yalnızca çevremizdeki insanları değil, kendi insanlığımızı da kaybetmeye başlarız.

Çöküş önce binalarda değil, vicdanlarda meydana gelir.

Bir toplumda insanlar birbirine güvenmemeye başladığında, verilen sözlerin değeri kalmadığında, gençler gelecekten umudunu kestiğinde, çocuklar iyi insan olmaktan çok güçlü olmanın önemli olduğunu düşündüğünde alarm zilleri çoktan çalmaya başlamıştır.

Fakat her çöküş kaçınılmaz değildir.

Toplumları yeniden ayağa kaldıran şey yalnızca ekonomik büyüme, yeni binalar ya da büyük projeler değildir. Birbirine güvenen insanlar, adalete inanan gençler, emeğe saygı duyan çalışanlar, sorumluluk sahibi yöneticiler ve vicdanını kaybetmemiş bireylerdir.

Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:

"Toplum nereye gidiyor?" değil, "Ben bu toplumun nereye gitmesinde nasıl bir pay sahibiyim?"

Çünkü toplum dediğimiz şey bizden ayrı bir varlık değildir.

Biz susarsak susar.

Biz görmezden gelirsek görmezden gelir.

Biz haksızlığa alışır­sak haksızlık büyür.

Ama biz yeniden dürüstlüğü, adaleti, merhameti ve sorumluluğu seçersek değişim de oradan başlar.

Bir toplumun çöküşü akşam haberlerinde görünür hâle gelir; fakat kurtuluşu çoğu zaman kimsenin izlemediği küçük bir iyilikte, hakkı olmayanı almamayı seçen bir insanın vicdanında ve "Bu doğru değil" diyebilen tek bir cesur seste başlar.

Toplumun kaderini yalnızca büyük olaylar değil, her gün verdiğimiz küçük ahlaki kararlar belirler.