Bizim Hüsmen Ağa bir gün kasabada hararetle bir şeyler arıyormuş. Arkadaşı Recep görmüş bunu, yanına yanaşmış:
"Be Hüsmen, ne fır dönersin be ya çarşıda? Ne ararsın?"
Hüsmen Ağa dertli dertli içini çekmiş, cebinden kocaman bir asma kilit çıkarmış:
"Sorma be Recep... Bizim karı kızdı bana, evden çıkarken kapıyı üstüme kilitledi. Ben de sinirlendim, aldım asma kilidi, kendi kendimi dışarıya kilitledim! Şimdi kara kara düşünürüm, anahtarı nereye saklasam da kendi kendimi içeri bırakmasam?"
Recep şaşkın şaşkın bakmış:
"Be Hüsmen, deli misin be ya? Zaten dışarıdasın, özgürsün işte!"
Hüsmen Ağa kafasını sallamış:
"Özgürüm be Recep ama kafamın içi hâlâ o kilitli odada be ya..."
İnsanın en büyük hapishanesi, içinde yaşadığı dünya değil; kendi zihninin duvarlarıdır. Kapısı ardına kadar açık olduğu hâlde dışarı çıkmaya cesaret edemediği, anahtarı avucunda tuttuğu hâlde kilidi açmayı akıl edemediği bir mahkûmiyet...
Kendi kendimizin gardiyanıyız biz.
Bizi çoğu zaman başkalarının kuralları değil, içimize yerleşmiş korkular yönetiyor. El âlem ne der düşüncesiyle erteliyoruz hayallerimizi. Yanlış anlaşılmaktan korkuyor, sevilmemek uğruna kendimizden vazgeçiyor, başkalarının beklentilerine yetişebilmek için kendi ömrümüzden eksiltiyoruz. Sonra da dönüp hayatın neden bu kadar ağır olduğunu soruyoruz.
İnsanı en çok yoran şey, taşıdığı yüklerin ağırlığı değil; taşımak zorunda olmadığı yükleri sırtından indirememesidir.
Kaçımız, sırf alıştığı için mutsuz olduğu bir hayatı sürdürmeye devam ediyor? Çoktan bitmiş ilişkilerin hatıralarına zincirleniyor? Geçmişte yaptığımız bir hatayı ömrümüz boyunca kendimize kesilmiş bir ceza gibi taşıyoruz?
Kendimizi affetmeyi bilmiyoruz. Başkalarına gösterdiğimiz merhameti kendimizden esirgiyoruz. Bir başkasının kusuruna anlayış gösterirken kendi yanlışımızı affedilmez buluyoruz. Geçmişteki hâlimizi bugünkü aklımızla yargılıyor, dünün hatalarıyla bugünün mutluluğunu cezalandırıyoruz.
Böylece gardiyanımız da mahkûmumuzu da kendimiz yaratıyoruz.
Üstelik bu hapishanenin duvarları görünmez. Parmaklıkları alışkanlıklarımızdan, kilitleri korkularımızdan, zincirleri ise vazgeçemediğimiz düşüncelerimizden yapılmıştır. Dışarıdan bakan, özgür olduğumuzu sanır.Biz, zihnimizde yıllar önce kurulmuş mahkemelerde hâlâ yargılanıyoruz. Ne zaman özgürleşeceğiz?
Belki de önce kendimize sormamız gerekiyor: Gerçekten istediğimiz hayatı mı yaşıyoruz, yoksa başkalarının onayladığı bir hayatı mı sürdürüyoruz? Verdiğimiz kararlar bize mi ait, yoksa korkularımızın bizim adımıza verdiği kararlara mı itaat ediyoruz?
Özgürlük, her istediğini yapmak değildir. Korkularına rağmen adım atabilmek, gerektiğinde hayır diyebilmek, geçmişi geçmişte bırakabilmek ve başkalarının gözünde küçülme pahasına kendi gözünde büyüyebilmektir.
Elbette hayatın koşulları, ekonomik sıkıntılar, toplumsal baskılar ve başkalarının bize yaşattıkları gerçek engellerdir. Her mahkûmiyetin sorumluluğu insanın kendisine yüklenemez. Fakat değiştirebildiğimiz yerde kendimize bir çıkış yolu aramak, değiştiremediğimiz yerdeyse kendimizi suçlamaktan vazgeçmek de özgürlüğün bir parçasıdır.
Artık kendimize karşı açtığımız davaları sonlandırmanın vakti gelmiştir. Her hatamızda kendimizi mahkûm etmekten, her hayalimizde önümüze duvar örmekten, her yeni başlangıçta geçmişin gölgesine sığınmaktan vazgeçmeliyiz.
Hayat dediğimiz şey, bir gün biteceğini bildiğimiz hâlde sürekli ertelediğimiz bir yolculuktur. İnsan bu yolculukta en çok, yaşayamadıklarının ve söyleyemediklerinin pişmanlığını taşır.
Unutmayalım; zaman zaman başkalarının koyduğu sınırlarla karşılaşsak da kendi içimizdeki sınırları sorgulamak bizim elimizdedir. Bir zinciri kırmak için büyük bir devrim değil, küçük bir cesaret yeterlidir. Bir hayale yeniden sarılmak, bir vedayı kabullenmek, bir yanlışı affetmek ya da yıllardır söyleyemediğimiz o tek cümleyi kurmak...
Özgürlüğün ilk adımı budur: Kendimize düşman olmaktan vazgeçmek.
Ve günün sonunda insanın kendisine sorması gereken soru şudur:
Beni hayattan kim alıkoyuyor? Dünya mı, insanlar mı, geçmişim mi; yoksa ben, kendi korkularımı demir parmaklık yapıp ardına kendi kendimi mi kapatıyorum?
Çünkü bazen kapıyı açacak anahtar, yıllardır başkalarında aradığımız bir şey değildir. Tam da elimizin altında, kendi avucumuzdadır.
Kendi kendimizin gardiyanıyız. Ama belki de artık kendi özgürlüğümüzün kapısını açmanın zamanı gelmiştir.