Bir gün Nasreddin Hoca'ya sormuşlar:

— Hocam, herkesin gönlünü hoş tutmaya çalışıyorsun. Peki, senin gönlünü kim hoş tutuyor?

Hoca biraz düşünmüş, sonra gülümseyerek cevap vermiş:

— Ben de onu düşünüyordum. Meğer yıllardır herkese yetişeyim derken kendime geç kalmışım!

Hayatın en büyük ironisi tam olarak budur: Herkese yetişmeye çalışırken kendimize geç kalmak...

İnsanın sustuğunu görenler yenildiğini sanır. Geri çekildiğini görenler gücünü kaybettiğini düşünür. Eskisi gibi gülmediğinde hayata küstüğüne hükmederler. Oysa kimse bilmez ki insan bazen tükenmez; yalnızca kendisine ait olmayan bir hayatın içinde kendini tüketmekten vazgeçer.
Bizim hikâyemiz de tam olarak burada başladı.
Bir zamanlar herkesi mutlu etmeye çalışırken kendi mutluluğumuzu unuttuk. Başkalarının beklentilerine yetişmek için kendi hayallerimizden uzaklaştık. Sevilmek uğruna sustuk, kabul görmek uğruna değiştik, kaybetmemek uğruna kendimizden vazgeçtik. Herkesin hikâyesinde bir rolümüz vardı da kendi hikâyemizde kendimize yer bulamadık.
Sonra bir gün durduk.
Ne dünya durdu ne de hayat bizim için yas tuttu. Güneş yine doğdu, insanlar yine konuştu, zaman yine akıp gitti. Ama içimizde bir şey değişti. Her çağrıldığımız yere koşmak, her kırıldığımızda kendimizi suçlamak, her gidişin ardından kendimizden bir parça daha eksiltmek istemiyorduk.
Anladık ki insanın en büyük yorgunluğu, hayatın yükünü taşımak değil; kendisine ait olmayan yükleri ömür boyu sırtında taşımaktır.
Biz tükenmedik; sadece kendimizi tüketen şeylere eskisi kadar gönüllü değiliz.
Her suskunluğu doldurmuyoruz mesela. Her yanlış anlaşılmayı düzeltmek için kendimizi paralayıp durmuyoruz. Bizi anlamak istemeyenlere kendimizi anlatmak için kelimelerimizi tüketmiyoruz. Çünkü zamanla öğrendik ki bazı insanlar seni anlamadıkları için değil, seni kendi istedikleri gibi görmek istedikleri için yanlış anlarlar.
Sen ne kadar anlatırsan anlat, onların zihnindeki hikâyede sana biçilen rolün dışına çıkamazsın.
İşte tam da bu yüzden bazen insanın yapabileceği en büyük şey, sahneyi terk etmektir.
Ne öfkeyle kapıyı çarparak ne de arkasına dönüp birilerinin kendisini durdurmasını bekleyerek...
Sadece sessizce yürüyerek.
Ve insan bir gün kendi yoluna dönmeyi öğrenir.
İşte o gün neşesi de değişir, sessizliği de, dostlukları da, hayata bakışı da...
Artık kalabalıklar içinde görünmek değil, kendi içinde huzurlu olmak ister. Çok insan tanımak değil, birkaç insanın yanında kendisi olabilmek ister. Herkes tarafından sevilmek değil, sevildiği yerde eksilmeden kalabilmek ister.
Peki, insan neden kendisini bu kadar geç anlar?
Çünkü bize çocukluğumuzdan beri hep aynı şey öğretildi: İyi insan ol, idare et, alttan al, sabret, affet, sus...
Bütün bunları yaparken kimse dönüp de sormadı:
Peki, sen nasılsın? Senin kalbin ne zaman dinlenecek? Senin kırgınlıklarını kim onaracak?
Biz de güçlü görünmekle güçlü olmak arasındaki farkı unuttuk. Her düştüğümüzde kendi kendimizi kaldırdık, her yaralandığımızda yaralarımızı gizledik. İnsanlar bizi hep ayakta gördüğü için hiç yorulmadığımızı sandılar.
Oysa bazı insanlar ayakta kalmayı değil, düşmeye hakları olmadığını öğrendikleri için yürürler.
Ben artık herkese yetişmek zorunda değilim.
İşte değişim tam da burada başlar.
Artık kendimizi herkese sevdirmek gibi bir derdimiz yok. Herkesin bizi doğru anlamasını beklemiyoruz. Her kapının önünde kabul görmek için beklemiyor, her sofrada yer bulmaya çalışmıyoruz.
Bir ağacı düşünün. Köklerini kurak bir toprağa salmış, bütün gücüyle yeşermeye çalışıyor. Mevsimler geçiyor, dalları kuruyor, yaprakları dökülüyor. Dışarıdan bakanlar onun artık yaşamadığını düşünüyor.
Oysa belki de tek ihtiyacı olan şey, kendisine hayat verecek bir toprağa kavuşmaktır.
İnsan da böyledir. Bazen sorun, güçsüzleşmesi değil; yanlış yerde kök salmaya çalışmasıdır. Bazen yeniden yeşermek için daha fazla çabalamaya değil, kendisine iyi gelen bir yere ihtiyaç duyar.
Şimdi yeni bir hayatın eşiğindeyiz. Belki her şey yolunda değil, belki içimizde hâlâ kapanmamış yaralar var. Ama en azından artık kendimize karşı dürüstüz.
Ne istediğimizi biliyoruz. Neyi istemediğimizi de...
Kimlerin yanında çoğaldığımızı, kimlerin yanında eksildiğimizi...
Hangi sessizliğin huzur, hangisinin çaresizlik
olduğunu...
Biliyoruz ki insanın kendisini seçmesi, herkesi karşısına alması demek değildir. Bazen yalnızca kendisini de hesaba katmasıdır.
Hayatın bize öğrettiği en büyük gerçek şudur: Her hikâyede kalmak zorunda değiliz. Her rolü oynamak, her beklentiyi karşılamak, her yükü taşımak zorunda değiliz.
Bazen perde kapanır, ışıklar söner ve herkes dağılır.
İşte o an insan ilk defa kendisiyle baş başa kalır.
Aynaya bakıp şunu söyleyebilirse eğer, bütün yorgunluklar anlamını bulur:
Ben hâlâ buradayım.
Biraz kırgın, biraz yorgun, belki eskisinden daha sessiz... Ama hâlâ kendim.
Biz yalnızca kendimize ait olmayan senaryoyu oynamayı bıraktık.
Şimdi kendi hikâyemizi yazma zamanı.
Bu kez başkaları bizi alkışlasın diye değil, perde kapandığında kendimize yabancı kalmayalım diye...