Spor medyasına olan ilgimin yeni yeni filizlendiği zamanlardı. O dönem diksiyon eğitimiyle yolum kesişti. “Daha düzgün konuşayım” gibi basit bir motivasyonla çıktığım yol, aslında kendimi dinlemeyi öğrendiğim bir sürece dönüştü.

Ankara’da Başkent İletişim Bilimleri Akademisi’nde diksiyon, spikerlik ve sunuculuk eğitimi alırken, sınıfa her girdiğimde başka bir dünyanın kapısı aralanıyordu. Derslere Devlet Tiyatroları sanatçıları ve TRT kökenli spikerler giriyordu. Onları dinlerken sadece teknik bilgi değil, sahnenin arkasındaki gerçekliği de görmeye başlıyordum.

Şunu çok net hatırlıyorum… Bundan 7–8 yıl önce bu eğitimi alırken, işin sonunda alacağım “diksiyon eğitmeni” sertifikasından çok, o sürecin içinde olmak, her derste biraz daha açılmak, sesimle temas etmek ayrı bir keyifti. Sanki her hafta kendime biraz daha yaklaşır gibi hissediyordum.

Belki de en çok o anlardan birinde zihnimde bir şey yer etti: Ekranda gördüğümüz insanlar da bizler gibi insan. Onlar da heyecanlanıyor, bazen duraksıyor, bazen kelimeleri arıyor. Bu farkındalık, içimdeki “kusursuz olmalıyım” baskısını yavaş yavaş çözdü. Yerine daha sade bir düşünce geldi: Anlaşılmak istiyorsan, önce kendin ol.

Bir de işin çok somut tarafı vardı tabii… “S” ve “Ş” seslerini ayırt etmeyi bile yeniden öğrendiğimi fark ettim. İlk başta küçük gibi görünen bu detaylar, aslında ne kadar çok çalışmayla, tekrarla oturduğunu gösterdi bana. Hayatın da biraz böyle olduğunu düşündüm o süreçte: Pratik yaptıkça, üstüne gittikçe, yavaş yavaş yerli yerine oturuyor her şey. Diğer taraftan içeriğinde olan derslerle topluluk önünde bir sunum yapma vb. becerilerin de gelişiyor bu kurslarda.

En iyi olduğum derslerden biri seslendirme dersiydi. Duygularımı sesime aktarmak benim için daha doğal geldi. Belki de bu yüzden prompterdan okumaktan çok, metni hissederek anlatmak bana daha fazla keyif verdi. O anlarda ses sadece bir araç değil, gerçekten bir ifade alanına dönüşüyordu.

Kurs interaktif geçiyordu. Farklı sektörlerden farklı motivasyonlarla bu kursa gelen kişilerle buluşma ve arkadaş olmak da çok keyifliydi.

Asıl amacım olan spikerlik sunuculuk eğitimini almamın ön koşulu olan diksiyon ve güzel konuşma kursu bana kusursuz bir ses vermedi belki ama bana ait bir sesle konuşmayı öğretti. Ve sanırım insanın en çok ihtiyacı olan şey de bu: Kendi sesiyle, kendi hikâyesini anlatabilmek.