GÜNAYDIN Değerli Okurlar,
Türkiye Türkçesinin Osmanlı döneminde yüksek sınıf ve aydınlarca yazı dili olarak kullanılan biçimine verilen addır, Osmanlıca… Dilbilimsel bir terim değil, Osmanlı döneminde kullanılan Arapça, Farsça ve Türkçe karışımı bir dilin adıdır.
Önceleri Türk lehçelerinin hepsi Türkî (Türkçe) y a da lisan- Türkî (Türk Dili) adlarıyla anılıyordu.
Ama Tanzimat döneminde, siyasal birliği kurmak amacıyla millet- i Osmaniye ( Osmanlı milleti) kavramını kullanan aydınlar, Osmanlı topraklarında konuşulup yazılan Türkçeye Osmanî (Osmanlıca) ya da lisan- ı Osmanî (Osmanlı dili) adını verdiler.
Tanzimat’ tan sonra yazılmaya başlanan Türkçe dilbilgisi kitaplarına da kavaid-i lisan-ı Osmanî (Osmanlı dil kuralları) dendi ve dönemin Türkçesi, Türkçe, Arapça ve Farsçadan oluşmuş bir dil olarak tanımlandı.
Osmanlıca Eski Osmanlıca (Eski Anadolu Türkçesi), Klâsik Osmanlıca, Yeni Osmanlıca olmak üzere üç döneme ayrılır.
1.Eski Osmanlıca, Anadolu Selçukluları dönemini de içine alarak XV. yüzyılın sonuna değin gelir. Osmanlıların kuruluş döneminde (XIV. yy) Karamanlılar ve öbür beyliklerin Türkçeyi resmî dil kabul etmeleriyle birlikte, Anadolu Selçukluları döneminde ilk ürünlerini veren edebî dil daha da gelişmeye başladı.
Doğu Roma/Bizans’ ın Osmanlı Devleti tarafından yıkılmasından sonra, XV. yüzyılda başkentte başlayan saray yaşamı Türk şairlerin yanı sıra Arap, özellikle de İranlı şair ve bilginleri kendine çekti.
Ayrıca, İslâm bilimlerinin okutulduğu medreselerin Arapçaya verdiği önem ile bilim ve sanat çevrelerinin Farsçaya verdiği değer Türk edebiyatının Arapça ve Farsçaya daha çok yaklaşmasına yol açtı.
2.Klâsik Osmanlıca, XVI. yüzyılın başından itibaren XIX. yüzyılın ortalarına değin süren bu evrede Arapça ve Farsça sözcüklerin yanı sıra bu dillerin kurallarının da benimsenmesiyle, Osmanlıca halk dilinden giderek uzaklaşarak yüksek tabakaya özgü bir dil niteliğini kazandı.
Öğretici eserlerinde yalın bir Türkçe kullanan şair, yazar ve bilginler hüner ve ustalıklarını göstermek istediklerinde bu sanat dilinde yazmayı seçtiler. Klâsik Osmanlıcada hem Arapça hem de Farsça öne çıktı. Halkın kullandığı Türkçeden kopuldu.
3.Yeni Osmanlıca, Tanzimat’ın ilânıyla birlikte Batı etkisinde gelişen Tanzimat ve Servet-i Fünun edebiyatı dilidir. Geliştirilen yeni dil, her ne kadar sözcükleri, tamlamaları ve yeni kavramları karşılayan deyimleriyle değişik bir nitelik kasandıysa da, gene üst tabakanın ve aydınların dili olmaya devam etti.
Bu dönem Osmanlıcasına da hem Arapçadan, hem de Farsçadan yeni sözcük ve kavramlar girdi ve Batı’ dan alınan kavram, deyim ve terimler Arapça ve Farsça tamlamalarla karşılandı.
Edebiyat- ı Cedide yazarları, sanat için sanat anlayışıyla “güzel” i yaratmaya yönelince, yeni ve değişik bir dil arayışına girdiler. Arapça ve Farsça sözlüklerden birçok eski sözcük aktardılar, Arapça köklerden yeni sözcükler türettiler ve eski sözcüklerden yeni tamlamalar oluşturdular. Ayrıca Osmanlıcaya Fransızcadan bazı deyimler soktular. Dili ustalıkla kullanmalarına karşılık yaptıkları değişiklikler sonucunda Yeni Osmanlıca zor anlaşılır bir duruma geldi.
Tarihe, okumaya ve araştırmaya önem veren biri olarak Osmanlıcaya ya da Osmanlı Türkçesine hiç bir zaman ilgi duymadım. Hiçbir şekilde de benimseyemedim. Arap harflerinden evrilmiş alfabesini de… Elbette farklı düşünenler olabilir. Ben arı- duru Türkçeyi, Türk harfleriyle yazılmış günümüz Türkçesini seviyorum. Üstelik Arap harflerini benimsemenin, Türk Milletini köklü tarihinden uzaklaştırdığını düşünüyorum. Bu benim düşüncem!
Beğenenler için XVII. yüzyılda yaşamış şair Nabi’ den bir Osmanlı Türkçesi örneği:
fā‘ilātün fā‘ilātün fā‘ilātün fā‘ilün.
1. Naḳd-i vaṣl umma gözüm ol dil-ber-i ṣarrāfdan/ Nuḳre-i eşküñ[i] dökmez fārig ol isrāfdan
2. Niçe baş ḳurtara ya ṣaġ ḳala yā Rab sāde dil/ Ebrū-yı ḳavvās[ı]la ol ġamze-i seyyāfdan
3. Mīve-i maḳṣūd olmaz Ṭuzlada ey dil dime/ Şehrdür yetmezse de anda gelür eṭrāfdan
4. Cān-sitān-ı zümre-i eytām iken zāhid ‘aceb/ Söze āgāz itse ṭurmaz dem urur eż‘āfdan
5. Nābīyā aġyār-ı dūnuñ minnetin çekmem ebed/ Minneti aġır gelür baña o ḥaḳḳuñ Ḳāfdan
Doğrusu ben hiçbir şey anlamadım.
KÜÇÜK BİR HATIRLATMA:
Bayram haftasına denk geldiği için yazamamıştım. Küçük fakat çok önemsediğim bir haberle bu günkü yazımı sonlandırmak istiyorum. Türkiye Cumhuriyeti, 25 Mayıs 1954 günü, Osmanlı Devleti’ nden devraldığı borçların son taksitini ödeyerek malî bağımsızlığını ilân etti.
Lozan Antlaşması’ nda, Osmanlı borçları Osmanlı Devleti’ nden ayrılan devletler arasında paylaştırılmış; en büyük pay (%65,4) yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne bırakılmıştı.
1929 Dünya Ekonomik Buhranı ve İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği tüm ağır ekonomik şartlara rağmen ödemeler aksatılmadan düzenli olarak yapıldı. Son Perde: 25 Mayıs 1954’te Paris’te yapılan 3 milyon 460 bin liralık son transferle, malî vesayet zinciri hukuken ve fiilen tamamen son buldu.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi: “Siyasi bağımsızlık, ekonomik bağımsızlıkla taçlandırılmalıdır.”
Küllerinden doğup geçmişin borç yükünü temizleyen ve tam bağımsızlığa yürüyen ecdadımızı saygı ve minnetle anıyorum.
Gününüz aydınlık ve esenlik dolu olsun.
Ne Mutlu Türk’ üm Diyene! Ne Mutlu Atatürk’ ün İzinden Gidene!