Dedim ya bu yolculukta plan yapmayacağım, argo tabirle ''kafamın estiği yerde'' mola vereceğim ve ''suların göğsüne mehtap inmeden'' o Cağilçe'ye varacağım. Aslında ''yüreğimin götürdüğü yere gideceğim'' desem daha uygun olur gibime geliyor. Büyüklerimiz bu yollarda yolculuk yaparken hep şu klişe cümleyi kurardı: ''Aman oğul karanlığa kalmayalım!'' Ben de o büklümlü yollardan inerken arada bir inip dürbünümle etrafı seyretmeyi ihmal etmiyorum elbette. Biraz sonra susadığımı hissediyorum ve o mini şelaleye yöneliyorum. Çocukluğumuzda burada bizim terimimizle ''çimerdik.'' üksek kayalıklardan dökülen bu su o kadar soğuktur ki elinizi üç dakika tutamazsınız içinde...Ve o şelalenin döküldüğü yerdeki gözeye yönelip nilüferle kana kana su içiyorum. Bu sırada bazı ayak sesleri duyduğumda arkama bakma gereği duyuyorum . Hani korkmuyor da değilim. Bakıyorum ki aşağıdan bir atlı geliyor. Yaklaşınca durup selam veriyor haliyle. Aşina olmadığım bir insan bu. Nereye gittiğimi sorduğunda ''Cağilçe'ye'' diyorum. Tebessüm ediyor...''Aman karanlığa kalmayasın, hani sonra...'' deyip duruyor. Tedirgin olmuyor da değilim o an ve sorma gereği duyuyorum...''Yani yol emniyetli değil mi yoksa?''

Kamçısını sallıyor...''Hani arabadasın, ama yinede dikkat et. Bak biraz önce yoluma bir ayı çıktı, arkasında da palakları!''

Beni ter basıyor o anda...''Nerde, yakında mı?''

''Bak'' diyor, ''ayı ile karşılıklı bakıştık, ne ben kıpırdadım, ne de o...Atım kişneyip ayağını yere vurunca korktu ve şu yamaca doğru gitti!''

''Şu karşıki yamaca mı'' diye sorduğumda onaylıyor.

''Dürbünle baksana, bak ben çıplak gözle bile görüyorum. Bak tırmanıyor!''

Merak edip dürbünüme davranıyorum...Evet, karşı vadiden palakları ile karşı kayalıklara doğru gidiyor!''

Omuzuma dokunuyor esrarengiz yolcu...''O kayalıklarda bir mağara var, ayının yuvası da orada!''

Yüzümdeki tedirginliği hissediyor...''Fazla tedirgin olma, ama tedbiri de elden bırakma beyim, karanlığa kalmadan yoluna devam etsen iyi olur'' diyor ve ayrılıyoruz. Direksiyona geçiyorum, ama gördüğüm her karartıyı da ayıya benzwetmiyor değilim yani. Hani korku duyusu bir domino taşı gibi hücreleri tetikler ya...

O vadi içindeki köyümüze yaklaşırken uzaktan davul zurna sesi duyuyorum ve seviniyorum. ''Galiba bir köy düğünü bu. Yıllardır özlemini çekiyorum, denk gelirsem hiç çekinmeden bar başına geçip bir güzel halay çekeceğim'' diyorum içimden... Ve köye girince meydandaki düğün alayını görüyorum. Arabadan inince etrafım kalabalıklaşıyor birden. Karşımda Murat abi, bana sarılıyor. Yıllar önce prostat ameliyatı yapmışım kendisne...''Sen, buralar...Hoşgeldin'' diyor. Diğer köylüler de etrafımı sarıyor. ''Bakın'' diyorum, ''köy düğünlerini özlemişim, şu halayın içinde kendime bir yer bulabilir miyim!'' Bunun üzerine beni çekip halaybaşı yapıyorlar ve elime de kırmızı bir mendil tutuşturuyorlar hemen... neye niyet, neye kısmet... Davulcu ve zurnacı tam benim önümde, adeta bana odaklanmış halde öyle bir coşuyorlar ki çalarken. Anlıyorum, o kadar da saf değilim yani. Adamlar bahşiş istiyor elbette. Hani kılığımdan kıyafetimden beni oldukça paralı pullu birisi sanıyorlar anlayacağınız. Yani ye kürküm ye dünyası... Ben de erkekliğe leke sürer miyim hiç! Hani cömertlik yiğidin şanındandır derler ya... Söylemesi ayıp, bu seyahata da zaten dolgun bir bütçe ayırmıştım. Cüzdanımdan epey bir miktar para çıkarıp davulcunun eline sıkıştırdığımda gözlerinin parladığını hissediyorum o an... Belki de içinden şöyle diyordur: ''Yağlı bir müşteriye denk geldik!''

Ben böyleyimdir işte, kendi insanımla, Anadolu insanı ile kaynaşmak bana tarif edilemez bir haz verir her zaman. Hiç unutmam, bir seyahat yazımda dağdaki çobanlarla olan sohbetimi anlatmıştım. ''Odukça mürekkep yalamış'' tayfasından bir arkadaş dudak bükerek şöyle demesin mi! ''Çoban da nedir ki, cahilin biri, tenezül edip elini bile sıkmam!'' Şaşırmıştım elbette. O özlü söz aklıma geliyordu: ''Babaannemin her zaman söylediği bir söz vardır: El itini övüyorken siz aslanda kusur arıyorsunuz!''

Hani böylelerine aidiyet duygusunu kaybetmiş hayat süren zavallı derim ben. Ne! Tabir biraz ağır oldu dediğinizi duyar gibi oluyorum. Yok canım, bazen de ''taşı gediğine koymazsan'' ifade boşlukta kalır. Böyleleri için ''varsa da yoksa da'' emperyalist ve merhametsiz Batı Medeniyeti ve onun değerleri(!)...

Ne demişler...''Sarımsak içli dışlı, soğan yalnız başlı!''