Otelin kafesinde çayımı yudumlarken bir yandan da gözlerim lobideki kalabalığı taramaktaydı.. Zira sempatik rehberimiz Sado yemekte şu duyuruyu yapmıştı: ‘’Saat 12.30 da otobüsümüzün tekerlekleri dönecek! Zagreb ile Lyubliyana arsı 135 kilometre, iki saatte oraya varmayı planlıyoruz!’’
O sırada kalbi dost Atilla kahvesindeki son yudumu da aldıktan sonra ayağa kalkıyordu… ‘’Abi biliyorum sen cam kenarını seversin, ben hemen gidip ön koltuklardan bir yer tutayım!’’
Lobideki kalabalığın da kapıya doğru hamle yaptığını gördüğümde saatime bakıyordum. Evet, otobüs kalkmak üzereydi. Ve yürüyordum otobüse. Atilla en ön koltukta cam kenarında oturuyordu, ama beni görünce kalkmaya yeltendiğinde omuzuna dokunup onu yerinde sabitlemeye çalışıyordum…. ‘’Hayır, bu sfer de sen cam kenarında oturacaksın. Bak ben kaç gündür cam kenarındayım, sonra ayıp olur!’’
O ise ısrar ediyordu… ‘’Abi asla olmaz, sen benim büyüyümsün! Geç buraya!’’ Mecburen cam kenarına kuruluyordum. Atilla’nın o naif kişiliği burada da kendini göstermişti.
Ve biraz sonra otobüsümüz hareket ediyordu. İstikamet Slovenya’nın başkenti Lyubliyana!
Doğanın o yeşilliğini seyrederken içim bir hoş olur her zaman. Zira sağlı sollu ormaanlar, bağlar, yeşillikler karşısıda büyülendim desem abartmamış olurum.. Bir süre sonra sessizliği Sado bozuyor. Siyah gözlüğünün altındaki o karizmatik kişiliğiyle mikrofonu alıyor ve rehberlik hünerlerini sıralamaya başlıyor….
‘’Şu gördüğünüz ormanlar ve yeşillikler bir zamanlar Partizan savaşçılarının mevzileriymiş. Zira 2. Dünya Savaşı’nda Almanlara karşı Tito Partizanı örgütleyip Almanları burada durdurmayı planlamıştı. Yugoslavya’nın dağılma sürecini ilk başlatanlar Slovenler ve Hırvatlar olmuştur. Tito zamanındaki komünist yönetim biraz daha yumuşaktı. Örneğin Çin, Sovyetler ve Arnavutluk rejimine göre daha yumuşaktı. Hele de o katı Enver Hoca ile Tito hiç mukayese edilemez!’’
Bir an susuyor... ‘’Tito’nun ne anlama geldiğini biliyor musunuz! Asıl adı Jozef Broz, ama o Tito adı ile anıldı hep!’’Tebessüm ediyor.
‘’Evet’’ diyor, ‘’çevresindekiler hep ‘sen şunu yap, sen bunu yap demek!’’ Bu yüzden de adı Tito diye kalmış!’’ Ve devam ediyor: ‘’Slovenya’nın yüzde yetmişi ormanlarla kaplıdır. Lyubliyana’nın anlamı ise ‘sevilen şehri’ veya ‘aşk şehri’dir. Avrupa Birliği tarafından Avrupa’nın en yeşil şehri olarak 3 yıldır bu unvan verilmektedir!’’
Ve 2 saatlik bir yolculuktan sonra otobüsümüz sağa saparken Lyubliyana levhası gözüme çarpıyor. Şehrin ana meydanına yakın bir yerde otobüsten inip Sado’nun etrafında kümeleniyoruz….’’Şimdi kısa bir şehir turundan sonra serbest saat vereceğiz ve şu ilerideki yeşil heykelin önünde buluşup Zagreb’e döneceğiz’’diyor. Kafile halinde Lyubliyana nehri üzerindeki köprüden geçip ilerideki sokağa sapıyoruz. Karnaval gibi bir etkinlik var orada. Kalabalığa dalıyoruz, yürürken adeta kalabalığı yarıyoruz. ‘’Bugün 74. Uluslararası Lyubliyana festivali var’’ diyor rehberimiz. İşte şu da Türkiye standı… Ve şarkılar kulaklarımızda çınlıyor o sokakta yürürken. Bir yerde duraklıyoruz. Rehberimiz sağ elinin işaret parmağı ile karşıdaki kaleyi gösteriyor… ‘’Orası kale, bakın bir de Funikuler var, tepeye tırmanıyor. 6 avroya tepeye çıkabilirsiniz!’’
Nehir kenarından aşağı bakıyoruz. Tur tekneleri ile nehirde 1 saatlik yolculuk 7 avro… Aklıma Eskişehir’deki Porsuk çayı geliyor. Seneler önce Eskişehir gezimizde aynı şekilde tekne turu yapmıştık.
Ve rehberimiz serbest saat verip ayrılıyor. ..’’Meydandaki yeşil heykelin önünde buluşmak üzere!’’
Arkadaşlarla üç saat boyunca şehri gezip kafelerde de zaman geçiriyoruz ve süre dolunca da yeşil heykelde buluşup otobüsümüze hareket ediyoruz.
Elveda yeşil Lyubliyana!y