Bugün yine hazıra konmak isteğim ağır bastı ve o psikiyatri uzmanının kitabından alıntı ile devam edeceğim. ‘’Tören Mangası.’’
Yürüyüş sporuna meraklı bir arkadaşım var. Hep dağ tepe dolaştığı o doğal güzellikleri ballandıra ballandıra anlatır. Bir Perşembe günü emrivaki yaptı, onun jipiyle yola çıktık. İki arkadaş daha var. Sohbete dalmışız, zamanın nasıl geçtiğini anlayamadık. Beşyüz altıyüz kilometre yol almışız. Gün ışırken çam ormanlarıyla kaplı bir dağ yolundaydık. Karnımız da acıkmıştı. Bir kasabada durup taze ekmek almaya karar verdik. Birden ‘’Falankent 5 km’’ tabelasını gördüm yol kenarında. ‘’Sap sap Falankent’e dedim aceleyle. Arkadaşım, ‘’Niye, orada bir tanıdığın mı var’’ diye sordu. ‘’Evet, Belediye Başkanı ile iyi tanışırız’’ dedim.
Metin’den önce ablasını tanımıştım. Eniştesi alkolikti, AMATEM’de çalıştığım sıralar birkaç defa hastaneye yatırdık. Ama adamın alkolü bırakmaya niyeti yoktu. Günün birinde kadıncağız yine geldi, çok dertliydi. Ancak bu sefer derdi başkaydı. Askerden dönen kardeşini kendisine faydası olur diye yanına çağırmış, bir işe yerleştirmiş. Ancak son zamanlarda kardeşine bir haller olmuş. Çok konuşur, olur olmaz güler olmuş. İşi bırakmış, orda burda geziyormuş. Ablası uyarında dövmüş onu. Son olarak da birkaç aydır çalışarak biriktirdiği üç kuruşu lüzumsuz şeyler almak için harcamış.
Kadın ne yapacağını şaşırmışltı. Yatırdık hastaneye Metin’i. Kapı gibi çocuktu. İkna etmek zor oldu. Neyse, tedaviden yararlandı. İlaçlarını yazdık. Reçetesini eline verdik, taburcu ettik.
Bir süre geçti. Delikanlıyı Tekrar getirdi ablası, yine ilk günkü gibi. Kontrollere getirememişler, ilaçları da alamamışlar. Yeniden yatırdık. Yeşil kart çıkartılması için yol gösterdik. Falankent’liydi bunlar. Belediye Başkanı’na telefon açtım, durumu anlattım. Zaten üç bin nüfuslu bir ilçeydi. Başkan aileyi tanıyordu. Biz taburcu edene kadar yeşil kart geldi. Raporuna ‘’Devamlı bu koruyucu ilaçları kullanması gerekir’’ diye yazdık. Her şey yoluna konmuştu.
Olmadı, bir süre sonra tekrar başa döndük. İlaçların Falankent’ten alınması gerekiyormuş. Delikanlı İstanbul’da olduğundan yine ilaç alamamış. Bu sefer taburcu ederken ablasına tembih ettim, ‘’Bunu memlekete gönder, annenin yanında otursun ilaçlarını kullansın’’ diye.
Ertesi bahar, belediye başkanı aradı telefonla. Bizimki yine hastalanmış. Ona, ‘’Birisinin bu çocuğa sahip çıkması lazım, koruyucu ilaç kullanmazsa devamlı hastalığı tekrar eder’’ dedim. Söz verdi. ‘’Siz bu sefer de yatırın, tedavisiyle bizzat ben ilgileneceğim’’ dedi. Reisi kıramadım. Metyin geldi, bir ay kadar hastanede yattı. Çıkışta reisle tekrar telefonlaştık, ayaktan tedavisnin nasıl sürmesi gerektiğini anlattım.
Aradan birkaç yıl geçmiş olmalı. Nerden nereye… İşte şimdi Falankent’teydim. Kasabayı ikiye bölen caddenin sonuna kadar gittik. Ortalarda kimseler yoktu. Fırın da göremedik.. Sadece yokuşta bir çöp kamyonu ve birkaç çöpçü vardı .Arabadan indik, fırın bakınıyoruz. Çöpçülere soralım diye düşündüm. Biri uzun boylu üç çöpçü konteynırları boşaltıyorlar. Onlar da beni gördü-. İşlerini bırakıp bize doğru döndüler. Kamyonun yanında yüzleri bize dönük duruyorlardı. Ben de gruptan kopup onlara doğru birkaç adım attım. Biraz yaklaşınca uzun boylusu elini uzattı ve ‘’Falankent’e hoş geldiniz Doktor bey’’ diye bağırdı. Bu bizim Metin’di. Sonra sırayla öbür çöpçülerle de tokalaştık Kendimi tören mangasıyla karşılanan önemli bir zat gibi hissettim.
Başkan onu temizlik işçisi olarak kadroya almış. Burada berberlik yapan bir akrabası varmış. İlaçlar onda duruyor, sabah akşam hemşire gibi, ilacı o veriyormuş. Ayda bir de il merkezindeki psikiyatri uzmanına gidiyormuş. Bütün bunları başkan organize etmiş. O zamandan beri hiç hastalanmamış. Çok güzel bir organizasyondu. Örnek alınması gereken bir ekip çalışması.
Metin bize fırından ekmek aldı. Ne yazık ki vakit çok erkendi ve bizim de yolumuz uzundu. Başkanla yüz yüze tanışamadık. Selam bıraktık. Falankent’ten bizi yine tören mangası uğurladı.