Bazı tarihler vardır; takvimden silinmez.. Takvimden silinmediği gibi, aradan yıllar geçse de insanın aklından da silinmez..

17 Ağustos 1999 da benim için böyle bir tarih…

O gece sadece bir deprem olmadı. Bir şehir yıkıldı, binlerce hayat yarım kaldı, aileler parçalandı. Ve benim hayatımın da bir tarafı o enkazın altında kaldı.

Abimi kaybettim…

O günden sonra 17 Ağustos benim için yalnızca “Deprem Anma Günü” olmadı. Her yıl aynı acıyı tekrar tekrar yaşatan bir gün oldu.

İnsan zamanla acıya alışır derler. Bunun böyle olmadığını en iyi bilenlerden biriyim. İnsan acıya alışmıyor, sadece acısıyla yaşamayı öğreniyor.

Bugün aradan 27 yıl geçti.

Ama ben halen o geceyi düşündüğümde, “keşke” kelimesinin ne kadar ağır olduğunu hissediyorum.

Keşke daha hazırlıklı olsaydık diyorum.

Keşke binalarımız daha sağlam olsaydı diyorum.

Keşke deprem gerçeğini yıllar önce bu kadar ciddiye alsaydık diyorum.

Ve bugün ise en çok “neden” diyorum...

Neden aradan 27 yıl geçmesine rağmen biz aynı şeyleri konuşuyoruz?

Neden aradan 27 yıl geçmesine rağmen biz yüzde yüz depreme hazırız diyemiyoruz?

Yalova, 17 Ağustos’un en ağır bedel ödeyen şehirlerinden biriydi. Biz bu acıyı sadece televizyonlardan izlemedik. Radyodan dinlemedik ya da gazetelerden okumadık. Kentimizin her köşesinde yaşadık. Hemşehrilerimizi, akrabalarımızı, komşularımızı, dostlarımızı, ailelerimizi kaybettik.

Bugün Yalova’ya dair durum analizi yaptığımda içimde başka bir endişe büyüyor.

Çünkü deprem bize çok büyük bir ders verdiği halde, kentsel dönüşümü olması gereken hızda ve kapsamda gerçekleştirebilmiş değiliz. Bazı binalar yenilendi. Elbette yapılan işler var. Ama mesele birkaç binanın yenilenmesinden çok daha büyük.

Mesele, bir sonraki 17 Ağustos’a hazır olup olmadığımız.

Çünkü; deprem takvimimize bakmıyor. Siyasi tartışmaları beklemiyor. Ekonomik şartların düzelmesini beklemiyor. Bir binanın sahibinin dönüşüm konusunda ikna olmasını hiç beklemiyor. Deprem oluyor ve biz sonra sadece keşke diyoruz.

Ve biz yine enkazın başında “Neden?” diye sormak istemiyorsak, bugün harekete geçmek zorundayız.

Ben abimi bir depremde kaybettim. Bu yüzden kentsel dönüşüm meselesine bir mühendis gibi değil, bir kardeş gibi bakıyorum.

Bir binanın önünden geçtiğimde aklıma sadece o binanın yaşı gelmiyor.

O evin içinde yaşayan anne geliyor.. Akşam işten dönen baba geliyor.. Sabah okula gidecek çocuk geliyor.. Bir ailenin sofrası geliyor…

Ve insanın aklına şu soru takılıyor; “Ya o bina bir gün yıkılırsa?”

İşte 17 Ağustos’un bize bıraktığı en büyük sorumluluk budur. Depremi anmak yetmez. Depremde hayatını kaybedenlerin isimlerini anmak yetmez. Yıldönümünde bir araya gelip anma programı düzenlemek yetmez. Elbette kaybettiğimiz tüm canları anacak onları asla unutmayacağız.

Ama bizlere düşen görev, onların kaybından dolayı hissettiklerimizden ders çıkarmaktır.

Asıl bizlere düşen görev, bir başka ailenin aynı acıyı yaşamaması için bugün bir şeyler yapmaktır.

Yalova’nın artık depremi sadece yılda bir kez konuşan bir şehir olmaktan çıkması gerekiyor. Kentsel dönüşüm siyasi bir tartışma konusu olmamalı. Rant tartışmasına sıkıştırılmamalı. Kişisel çıkarların, kurumlar arası anlaşmazlıkların veya yıllarca süren bürokratik süreçlerin arasında kaybolmamalı.

Çünkü konu insan hayatı.

Bir şehrin gerçek zenginliği yüksek binaları, yeni yolları, alışveriş merkezleri ya da gösterişli meydanları değildir. Bir şehrin gerçek zenginliği o kentin sokaklarında gezen insanlardır. Ve o insanların gece yatağına korkmadan girebilmesi gerekir.

Ben bugün abimin mezarına baktığımda tek bir şey düşünüyorum:

Keşke onun ölümünden sonra öğrendiğimiz dersleri daha fazla insanın hayatını kurtaracak şekilde kullanabilseydik.

Keşke 17 Ağustos’un üzerinden geçen 27 yıl, bize sadece geçmişi hatırlatmasaydı. Geleceği de değiştirseydi.

Bazı kayıpların telafisi yoktur. Ben abimi geri getiremeyeceğimi biliyorum. Hiçbir kentsel dönüşüm onu geri getirmeyecek. Ama belki onun kaybı, başka bir kardeşin abisini kaybetmemesine vesile olabilir. Belki başka bir çocuk babasız kalmaz. Belki başka bir anne evladının ardından gözyaşı dökmez.

17 Ağustos, bize sadece depremi hatırlatmasın, depreme karşı hazır olmamız gerektiğini de hatırlatsın.

17 Ağustos’un üzerinden 27 yıl geçti. Bizim için halen bir nefes kadar yakın olan o deprem, gelecek nesiller için sadece kitaplarda okunacak bir ders olmalı.

Bir daha hiçbir kardeş, 17 Ağustos sabahında abisini aramak zorunda kalmasın.

Bir daha hiçbir çocuk, enkaz başında babasını beklemesin.

Bir daha Yalova, kaybettiklerinin isimlerini saymak zorunda kalmasın.

Ben abimi kaybettim. Onun ardından kalan en büyük dileğim şu; Yalova bir daha hiç kimseyi depremde kaybetmesin.

17 Ağustos’u anmanın en anlamlı yolu da budur. “Biz hazırız diyebilmek.”