Yazının başlığına bakıp da başımdan geçen bir tehdit hadisesini anlatacağımı sanmayın! Eveti geçen yıl ben de bir hasta tarafından ‘’ölümle tehdit’’ edilmiştim. Şaka yapmıyorum, yalan söylüyorsam iki gözüm önüme aksın(!). İşte de size yemin! Suçum da şuydu: O gün prostat ameliyatı yapmak üzere listeme yazdığım MA’nın ameliyatı için süre yetmemişti ve ameliyatını ertesi haftaya ertelemiştim. Vay sen misin hastayı saat dörde kadar aç bekletip de sonra yan çizen! Hemşirelere demişti ki ‘’yarın polikliniğe gidip bu adamı vuracağım!’’ Şimdi ortada kuyu var, yandan geç demenin yeri değil elbette! Benim de o gece korkudan gözüme uyku girmemişti. Ertesi gün ne mi oldu? Söyleyeyim: O hastam polikliniğe girdiğinde bir süre bakıştık ve sonra elimehamle yapmıştı. Ben de sandım ki rol yapıp göğsüme bıçağı saplayacak! Gerçekten pişmanlıktan gözlerinden yaşlar geliyordu ve helallik istiyordu. Bunu köşemde ayrıntılı olarak yazmıştım.

Neyse uzatmayalım. Bu yazı bir meslektaşıma ait. Bir psikiyatri uzmanına yani. İşte başlıyorum ve ben sahneden çekiliyorum erbabı haya ile…

Özal’a suikast düzenlendiği günlerdeydi. Bir polis memuru yattı servise. Bir süre önce bir suç işlemiş. Bulunduğu şehirdeki hastanede ‘’bir psikiyatrik hastalık etkisiyle bu suçu işlediğine dair’’ rapor düzenlenmiş. Ceza almamış, ancak Emniyet Genel Müdürlüğü Sağlık İşleri Dairesi ‘’Psikiyatrik bir teşhis konmuş olan bu polis silahlı görev yapabilir mi?’’ diye bizim hastaneye göndermiş.

Bir süre gözlem altında tuttuk. Tekrarlayan muayenelerden sonra ‘’Halen herhangi bir psikiyatrik hastalığı yok, çalışabilir, ancak daha önce geçirmiş olduğu hastalık nedeniyle silahlı bir görev yapamaz!’’ şeklinde rapor düzenledik.

Y.S. Özden başhekim olunca beni AMATEM’de görevlendirmişti. Nezih Eradamlar ve Cem İlnem ile birlikte. Poliklinikten Cem ağabey aradı bir sabah AMATEM’deki odamı. ‘’Canım’’ dedi telefonda, ‘’Burada bir hasta var, elinde bıçak seni arıyor!’…’’Niye’’ dedim. ‘’Öldürecekmiş, böyle söylüyor, aman dikkat et'' dedi telefonu kapatırken. Ayrıca gözlerimden de öptü.

Ali İhsan ağabey muayenehanesinde yeni öldürülmüştü. Bu olayın üzüntüsünü, tedirginliğini üzerimizden atamamıştık daha. Hemen tedbirimi aldım. Elinde bıçakla odama girmesi mümkün değildi artık. Ya muayenehaneye gelirse? Ne yapacaktım? Muayenehaneyi farklı branşlardan dört doktor birlikte kullanıyorduk. Onları da tedirgin etmemek için sekretere bile bir şey söylemedim. Ancak kendi odamda gerekli tedbirleri aldım. Teyakkuz halindeydim.

O günlerde bir telefon sapığım olmuştu. Gece evi arıyor ve esrarengiz bir ses tonuyla ‘’öleceksin, öleceksin’’ diyordu. Eve bomba koyacağını söylüyordu. O muydu , hala bilmiyorum. Büyük bir ihtimalle oydu. Evimin yerini öğrenmiş miydi? Acaba gerçekten bir çılgınlık yapar mıydı? Eşim farkına varır da korkar diye gece telefon çaldığında uykum ne kadar derin olursa olsun fırlayıp açıyordum. Çünkü biraz daha çalsa eşim uyanacak, tehdit edildiğimi fark edince de korkacaktı tabii ki!

Yine telefon sesine fırladım. ‘’Bombayı koydum, sabah merdivenden inerken havaya uçacaksın’’ dedi. O zamanki evim yokuştaydı. Ben girişin alt katında oturuyordum. Ve sabahları dışarı çıkarken merdivenden inmiyor, çıkıyordum. Demek ki telefon sapığım evi bilmiyordu. Yattım uyudum; artık içim rahattı. Gece yatarken telefonun sesini kısıyordum. Daha sonra öğrendim ki karakolda amiri bunun silahını almış. Yemekhanede görevlendirmiş. ‘’Benim gibi polisi garson yaptılar, bunu da Doktor Latif yaptı, onu öldürmeden rahat etmem’’ demiş poliklinikteki arkadaşa. ‘’Kendine dikkat et’’ dediler. Aradan bir süre geçti, garsonluk yapmak gururunu kırmış, depresyona girmiş. Yine uzun süre istirahat verilmiş kendisine. Sonra bizim hastanemizden ‘’malulen emekli olması uygundur’’ diye rapor verilmiş.

Birkaç yıl daha geçti. Onu unuttum gitti. Bir gün aniden odamın kapısı açıldı. İçeri giren oydu. Haşmet! Ama hangi Haşmet? Bizim serviste yatan, ruh sağlığı yerinde olan Haşmet mi? Elinde bıçak, poliklinikte öldürmek için beni arayan Haşmet mi? Depresyona girdiği için malulen emekli edilen Haşmet mi? Ayakta karşıladım onu. Geldi, sarıldı. Ben ellerinde bir şey var mı diye bakıyordum. Emekli olunca bir süre büfe işletmiş. Sonra müteahhitlik yapmaya başlamış. İşleri çok iyiymiş. Ege’de bir yazlık almış. ‘’Mutlaka çoluk çocuk gelin, beklerim’’ dedi. ‘’Gelirim’’ diye söz verip zor kurtuldum elinden. Benim için önemli olan, yıllar sonra yaptığı bu ziyaretin vukuatsız sonlanmasıydı. Kartını verdi, yazlığın adresini, cep telefonlarını yazdı kartın arkasına. Mutlaka bekliyor bizi.

Kartı bir kenara koydum. Haşmet’i de, kartını da unutmuştum. Yıllar sonra yine çıktı karşıma. Bir Çarşamba adli heyetteyiz. Dr Hüseyin Soysal raporu okudu. Sonra her zaman olduğu gibi, raporda sözü edilen kişi, yani Haşmet girdi heyet odasına. Uzun masanın öbür ucuna oturduğunda karşı karşıyaydık. İkimiz de geçen yılları düşünüyorduk. Başı ile belli belirsiz selam verip hafifçe gülümsedi. Bu Haşmet, ilk gördüğüm, ruh sağlığı yerinde olan Haşmet’ti. Biz hancı, o yolcu…. Bir dahaki sefer kimbilir ne zaman, nerede , ne sebeple karşılaşacağız? Ve hangi Haşmet’le!