Adetimdir, bir ülkeye gitmeden önce o ülkenin haritasına bakarım ve önemli şehirlerini incelerim. Bir de bakıyorum ki Hırvatistan kuzeyden güneye Dalmaçya kıyılarını almış, ama garibim Bosna Hersek küçük bir koridordan ancak ulaşabiliyor Adriyatik Denizi’ne… Güneydeki Dubrovnik’i görüyorum. Saflık bu ya o anda dudaklarımdan şu cümleler dökülüyor: ‘’Şu açgözlülüğe baksana! Tüm Dalmaçya kıyılarını zaptetmiş Hırvatlar!’’ O anda aklıma Bosna Savaşı geliyor. Buna savaş değil de ‘’katliam ve barbarlık’’ desek daha uygun düşer diye düşünüyorum. Yani Hırvatlar da sırplar kadar acımasız ve vahşice davranmıştı ve zavallı Bosnalı masumları katletmişti. Aaaa! Ben de ne kadar önyargılıyım baksana! ‘’Uygar(!)’’ bir millete de ‘’barbar’’ denilir mi hiç! Değil mi yani!

Bir de haritadaki Karloviç şehrini görüyorum ve aklıma 1699’da imzalanan o Karlofça Antlaşması geliyor. Merak bu ya tarihi bilgisine güvendiğim o tarih öğretmeni dostuma teyid için sorma gereğini duyuyorum.

‘’Evet’’ diyor, ‘’Karlofça Antlaşması o şehirde imzalandı. Karloviç’e gidersen bana resim gönderir misin!’’

‘’Elbette’’ diyorum, ‘’çekmez olur muyum!’’

Uçağımız İstanbul Havaalanı’ndan bulutların üzerine doğru süzüldüğünde cam kenarındayım ve masmavi gökyüzünü tarıyor gözlerim. Pilot anons ediyor: ‘’Tahminen 1 saat 35 dakika sonra Zagreb Havaalanı’nda olacağız!’’

Ve dediği süre içerisinde uçağımız Zagreb üzerinde alçalmaya başladığında içime bir sevinç doğuyor, zira ormanlar ve kilometrelerce uzanan yeşillikler gözlerimi dinlendirmeye yetiyor. Evet, bir nehir gözüme çarpıyor. Bu Sisak şehrinden geçip Zagreb’e de uğrayan Sava Nehri… Selere önce bu nehirden botla geçerken botun alabora olması sonucunda boğulan Ağrı’lı bir ailenin dramı aklıma geliyır.

Ve uçağın tekerlekleri yerle temas edince rahatlıyorum. Valizimi de iyi ki yanıma almışım. Çıkıyoruz uçaktan ve pasaport kontrolü için ilerliyoruz.. o noktada bekliyorum, yürüyüp pasaportumu uzatıyorum polise. İnceliyor, bir daha inceliyor… Başını kaldırıp kara kaşıma, kara gözüme bir daha dikkatlice bakıyor.. En küçük bir tebessüm yok yüzünde. ‘’Niçin geldiniz Hırvatistan’a, ne zaman döneceksiniz?’’ diye soruyor. İçimden de ‘’zıkkımın köküne geldim’’ diyorum.

‘’Üroloji uzmanıyım, bir tıp kongresi için geldim, dört gün sonra döneceğim’’ dediğimde tekrar bakışları ile beni tarıyor… ‘’Gözlüğünüzü çıkarıp kameraya bakın’’ diyor. İçimden de şöyle diyorum: ‘’Suratsız adam beni Sudanlı veya Afganistanlı mı sandı acaba. Aidiyetimi mi kaybettim de senin uyduruk ülkene sığınayım! Zül addederim ve kendime hakaret sayarım!’’

Neyse, basıyor damgayı pasaportuma ve hele şükür diyorum ve yürüyorum çıkışa…

Elindeki kongre tanıtım levhası olan rehberi gördüğümde yaklaşıyorum. ‘’Kongreye geldim’’ diyorum ve hoş geldin ile karşılanıyorum. Eliyle ilerideki otoparkta bekleyen mavi otobüsü gösteriyor: ‘’Hocam otobüsümüz işte orada!’’ Meslektaşım sempatik ve naif Atilla ile otobüse doğru ilerliyoruz ve koltuktaki yerlerimizi alıyoruz. Ve bira z sonra otobüs dolunca ön taraftan bir erkek mikrofonu alıyor. ‘’Sayın hekimlerimiz, Zagreb’e hoşgeldiniz. Adım Sadettin, Ohri’liyim. Bana kısaca Sado derler. Zagreb’de kalacağınız 4 gün boyunca size rehberlik edeceğim. Şöyle bir şehir turu attıktan sonra otelimize döneceğiz. Akşam 7.30’da da lobide buluşup restoranımıza hareket edeceğiz! Otele giriş işlemleriniz yapıldı. Biraz sonra oda anahtarlarınızı da dağıtacağım!’’

Ve şehir turuna başlıyoruz. Geniş caddeleri ve büyük parkları ile kendini gösteren bir Zagreb görüyorum. Ohrili Sado da bilgiler vermeye başlıyor: ‘’Hırvatistan’ın nüfusu 4 milyon, yaklaşık 2 milyonu Zagreb’de yaşıyor. Tito döneminde Yugoslavya’ya bağlıydı. 1991’de Yugoslavya beşe bölününce Hırvatistan kuruldu. Burada Katolikler daha fazla! Gördüğünüz şu yapı Millet Meclisi binası. Görüyorsunuz birçok tarihi eser ve bina onarımda. Birkaç yıl önce bir deprem oldu ve 12 milyar avroluk hasar oluştu. Hırvatistan 2 yıl önce AB’ne alındı ve avroya geçti. AB bu binalqarın onarımı için 3 milyar avroluk yardım yaptı!’’

Şehir turunu rehberimiz şu cümle ile sonlandırıyor: ‘’Yarınki toplantının sonunda daha geniş bir şehir turu yapacağız. Şimdi otelimize dönüyoruz. Saat yedi çuçukta lobide buluşacağız!’’ Ve otelimize dönüp odalarımıza yerleşiyoruz. Şöyle bir saat kadar dinlendikten sonra çıkıp etrafı bir dolaşayım diyorum. Çayımı içtikten sonra karnımın acıktı8ğını hissediyorum ve caddeye çıkıyorum. Bir klinik levhası gözüme çarpıyor…. ‘’Croatia Poliklinika!’’ Hani dervişin fikri neyse zikri de odur derler ya! Ve biraz yürüdükten sonra bir levha daha dikkatimi çekiyor: ‘’Rotim Poliklinika!’’ Merakımı yenemeyip içeri giriyorum ve biraz dolaştıktan sonda çıkıyorum. Karnım da bir yandan zil çalıyor. Evet, şu ileride bir pastane gözüme çarpıyor. Vitrindeki pizzaları gördüğümde ağzım da sulanmıyor değil yani! Kocaman tepsideki dörtte bir parçanın fiyatına bakıyorum… 2.5 euro diye yazıyor. Makul! Ve girip sipariş veriyorum ve bir güzel yiyorum ki! Daha önce de söylemiştim, obur değilim, ama benim en mutlu olduğum anyemek yediğim andır!

Pastanede bir levha dikkatimi çekiyor ve hemen resmini çekiyorum. Bir tabakta yumurta yemeği ve yanında ismi: ‘’Kajgana ve Humusom.’’ Aaa! Bu bizim köylerdeki ‘’kaygana!’’ Burada sosyete olup çalım satıyor: ‘’Kajgana.’’

Budapeşte’de de ‘’gulaşçorbası’’nı görmüştüm. Bizden almışlar: ‘’Kulaş.’’ Yani yeniçeri yemeği.

Derler ya ‘’göz medeniyetler yapar, ama medeniyetler göz yapamaz!’’ Medeniyetler ve kültürler elbette birbirinden etkileniyor.