Bu ‘’şehirlerin de hafızası vardır’’ sözü de nerden çıktı dediğinizi duyar gibi oluyorum. ‘’Azizim, insanın hafızası olur, hafıza ile şehrin ne alakası var’’ diye düşünenler de vardır sanırım. Evet, şehirlerin de hafızası ve kimliği vardır elbette. Nitekim Ahmet Hamdi Tanpınar ‘’Beş Şehir’’ adlı eserinde bizim şehirlerimizin hafızasını ve kimliğini anlatmıyor mu! Bu eseri lise öğrencisiyken okumuştum.

Neyse, diğer adı ile Croatia olan Hırvatistan’daki o Üroloji Kongresi’ne gitmek için heyecanlandığımı söyleyeyim. Zagreb’deki o toplantıdan önce tarihi cehaletimi bir nebze de olsa ortadan kaldırmak için üşenmedim ve tarihi kaynaklardan Türk-Hırvat ilişkilerini öğrenmeye çalıştım. Özellikle milli maçlardaki o Croatia yazısını görünce tebessüm ederdim. Bizim Hırvatistan dediğimiz o ülke Croatia imiş meğer! Bakıyorum da bu ifademe gülenler var!

Hırvatistan ve Slovenya gezilerimden edindiğim izlenimleri akıcı bir üslupla anlatacağım, hiç merak etmeyiniz. Belki de birkaç bölüm halinde yazacağım. Önce tarihi ilişkilerden başlayayım dedim. Haddimi aşmıyorum değil mi! ‘’Mübarek adam başımıza bir de tarihçi kesildi, sanki allame i cihan birader’’ derseniz üzülürüm ve cesaretim kırılır. İşte benden söylemesi… İşte o tarihi bilgiler…

Türkiye ile Hırvatistan arasındaki tarihi ilişkilerin başlangıcı 1444 Varna ve 1448’deki 2. Kosova Savaşı sonrası Osmanlı Devleti Hırvatistan’ın güney bölümünü hakimiyeti altına alması şeklindedir. Fatih Sultan Mehmet döneminde Bosna-Hersek fetih programına alınmıştı. 1462, 1463 ve 1464 yıllarında üst üste seferler yapıldı. Hırvatistan Voyvoda’sı Milostiju Bonjumi’den Fatih’e şöyle bir mektup gelmişti: ‘’Türkler, Baalkanların tek efendisi olduklarını göstermek için Venedik ile Macaristan’a bunu kabul ettirmeli, bu büyük devletlerin elini Balkanlardan tamamen kesmelidir!’’

Çünkü 1444’den itibaren Türkler’in fethettiği yerlerdeki adaletli yönetimi Hırvatların beğenisini kazanmıştı. Türkler bu seferlerde Srebrenica’yı, Usora’yı ve Zvornik’i fethettiler. !471’de Bosna Sancakbeyi ve akıncı kumandanı Gazi İshak Bey, 25 bin akıncı ile Hırvatistan, Kamiyel, Karintiya, İstinya ve Slovenya’yı çiğneyerek Venedik kapılarına dayandı. 1473’de Mihaloğlu Gazi Ali Paşa Varadin şehrini kuşatıp almıştı. Frangipan hanedanına karşı yardım isteyen Hırvat asilzadelerinden Kurupar’ların isteği üzerine açılan bu seferlerde akıncılar, Hırvatistan’ı geçip Karniyol’e girdiler ve Slovenya’nın merkezi olan Lyubliyana önlerine geldiler. 1476’da Lyubliyana’yı geçerek Hırvatistan’ın merkezi Zagreb’e gelen akıncılar, Hırvatistan ve Slovenya’yı geçerek Avusturya’ya girdiler.

Hırvatistan’ın büyük bir bölümünün Türk toprağı olması, 1526 Mohaç Zaferi iledir. 1683’deki 2. Viyana Kuşatması’nın ardından 1697’de Avusturya ise Hırvatistan topraklarını işgal etmişti.

1699 Karlofça Antlaşması ile Osmanlı hakimiyeti Hırvatistan’da son bulmuştur.

1991’de Yugoslavya’nın dağıloması ile Hırvatistan bağımsızlığını ilan etmiştir. Türkiye de Şubat 1992’de Hırvatistan’ı resmen tanımıştır.

Bu tarihi bilgiler sizleri sanırım biraz sıkmıştır. Şehirlerin hafızasına bir kapı aralamak istedim. Zagreb gibi…Zira seneler önce Üsküpe de gitmiştim ve o şehrin hafızasını da gitmeden yoklamıştım. Yahya Kemal Beyatlı’nın doğduğu şehir diye anmıştım orayı. Hatta bir şiirinde şair şöyle diyordu: ‘’Aldım Rakofça kurlarının hür havasını!’’ Ama ben merak edip orada sormuştum: ‘’Bu Rakofça neresi?’ ’Kimse de bilememişti. Aynı hafıza yoklamasını Kırımda,Yalta’da, Bükreş’te ve Budapeşte’de de yapmıştım. Bu şehirlerle ilgili yazılarım da vardır.

Ne demişler: ‘’Söz uçar, yazı kalır!’’