Etlik’ teki büyük markette, makarna reyonunun ortasında bir adamı görünce durdum. Adam, raflara bakmıyordu. Donup kalmıştı. Elindeki kâğıt titriyordu. Gözleri simsiyah, boşluğa bakar gibiydi. Üzerinde ütülü bir gömlek, kumaş pantolon, kaptan gibi ayakkabılar vardı. Sanki markete değil, devlet dairesine dilekçe vermeye gelmişti.

Yanından geçen gençler “dayı çekilsene” diye homurdandı. Bir tanesi çarpıp geçti. Adam tepki vermedi. Ben hemşirelik yaptım yıllarca… İnmenin, kalp krizinin, felcin yüzünü bilirim. Ama bu o değildi. Bu, yasın dibiydi. Zincir kayıp sendromuydu...

Yanına yaklaştım:

— Abi, domatesli klâsik sos burada, köy usulü şurada. Market her hafta yer değiştiriyor ki kafamız karışsın.

Adam irkildi. Sanki uykudan uyandı.

— Ben… ben bilmiyorum, dedi titrek bir sesle, “o sadece ‘sos’ yazmış.”

Kâğıdı uzattı. Bir faturanın arkasına yazılmıştı: “Çay (yeşil paketten), Bulgur, Sos, Naneli şeker.” Yazı titrek, belli ki son zamanlarında yazılmış bir el.

Adam içini çekti:

— Karım… Ayşe… Geçen ay öldü. 48 yıllık eşimdi. Evin yemek işini o yapardı. Ben… Hiçbir şey bilmiyorum. Temizlik bendeydi.

Öyle bir yutkundu ki, içinden koca bir Anadolu düştü yere…

— Pazar günü çocuklar gelecek, belki torunlar da gelir. Ev, onsuz kokmasın diye uğraşıyorum. Her Pazar sos yapardı. Eğer o koku biterse… Sanki o da bitecek.

Biz bulguru ararken konuştu:

— Eskiden buralarda herkes birbirini tanırdı.

Naneli şekeri bulunca durup avuçladı. Gözleri doldu.

— Ayşe, komşu çocukları gelince bundan ikram ederdi. ‘Çocuk ağız tadıyla büyüsün’ derdi. Şimdi… Çocuk yok… Komşu yok… Kapımızı çalan yok. Arayıp soran yok. Tadı yok.

Kasaya geldik. Sıra uzun, kasiyer yorgun... Adam cüzdanıyla cebelleşti. Kartı yere düştü.

Arkamızdaki biri, çenesini sola kaydırıp: “ Hadi ya, n’oluyo? Kasa açın!” diye bağırdı.

Yusuf Bey durdu. Çekilmeyi düşündü. Sanki “Hakkım yok sırayı tutmaya” diye düşündü. Kartı yerden aldım, kasiyere verdim. Arkamdakine baktım. Sessiz bir ayıp oluyor bakışı yetti. Başını eğdi. Ödeme bitti. Dışarı çıktık. Soğuk Ankara ayazı yüzümüze vurdu.

— Tek başıma yemek yapmayı bilmiyorum, ama onun tariflerini çöpe atamam, dedi.

— Kokusunu kaybedersem… Ev mezar olur.

Bir banka oturduk.

— Siz nerede oturuyorsunuz? dedim.

— Aşağıda, eski müstakil evlerin olduğu yerde. Ev eski, ben de eski… Ama çocuklar apartmanda oturuyor. Beni yanlarına almaya korkuyorlar. ‘Düşersin, kırılırsın, yorulursun’ diyorlar…

Kalkarken, poşetleri iki eliyle tutup öksürdü. Helâlleşirken şunu söyledi:

— Genç hanım… Siz bugün bana eşlik ettiniz ya… Ben sanırdım ki yaşlanınca insan görünmez olur. Kimse görmeyince… Meğer bir kişi görmek yetiyor, insanı hayata döndürmeye.

Yürürken ekledi:

— Benim Ayşe’min sosu çok güzel olurdu. Belki bugün beceremem ama… Evi kokutursam… Belki biraz döner.

Aradan zaman geçti. Onu bir daha görmedim. Marketin o reyonundan her geçişimde, gözlerim onu aradı. Geçen hafta, o civarda oturan bir komşusuyla karşılaştım. Adını duyunca içim bir tuhaf oldu. Sordum. Komşu, gözünü kaçırmadan anlattı:

— Ayşe teyze ölünce çocukları, babanın tek başına yaşamasından korktu. Bakım karşılığı bir kadınla evlendirdiler. Babayı değil, yükü devretmiş gibi… “Hem bakar, hem ev toparlar,” demişler. Evin tapusu, emekliliği, neyi varsa “nasıl olsa kullanamaz” diye sayılmış, bölünmüş. Altı ay bile geçmeden, Yusuf abi hastalandı, sessizce gitti. Ev de… Eşyalarıyla birlikte satıldı. Biliyorsun, yaşlı evleri artık mobilyalı satılıyor. Kirli yükten kurtulmak gibi... Fotoğrafları, çerçeveleri, Ayşe’nin dantelleri, perdeleri… Hiçbiri kutudan çıkarılmadı.

Yutkundum. Komşu devam etti:

— Çocuklar evi görmek bile istemedi. ‘Üzülüyoruz’ diye gitmediler. Emlâkçi halletti her şeyi. Anahtar bile teslim etmediler babalarının evine…

Bu kayıpların adı tıpta vardır: “Zincir kayıp sendromu”…

Yaşlılar bu yüzden çabuk çöker, çabuk ölür. Sonra insanlar çıkar, gözleri dolu dolu şöyle der:

“Babam çok yalnızdı son zamanlarda.” “Annem çabuk çöktü.” “Teyzem son aylarda susmuştu.”

Kimse fark etmez ki, ses kesilmezse, yardım çağrısına dönüşür. Ama sessizleşirse, vazgeçişe dönüşür. Çoğu yaşlı depresyondan ölmez. İlâç eksikliğinden ölmez. Görülmemekten ölür. Değer verilmemekten ölür. Yük sayılmaktan ölür.

Yaşarken unutulmaktan ölür!

“Rahatsız etmeyeyim” diyerek ölür.

(ALINTIDIR. FARKINDALIK YARATMAK İÇİN YAZILMIŞTIR.)