Adam dünyaya kafa tutuyor. Üstü biraz açık, biraz kapalı “dünyanın hakimi ABD, kralı da benim” diyor. Venezüella başkanını ve eşini sabaha karşı yatağından alıp, gözleri bağlı, elleri kelepçeli ABD’ye getiriyor. Biz Türkler buna eşkıyalık deriz. Öte yandan bu eşkıyanın, İsrail yanlısı tutumu da zaten biliniyor…

Yetmiyor; Grönland’ı, Kanada’yı da isterim diyor. Yine yetmiyor İran’a el atıyor, rejim karşıtı eylem başlatıyor. Dünyaya efelenerek peş peşe gözdağı verirken, kamera önünde yeni bir ‘komik star’ görüntüsü veriyor.

Akla şu soru geliyor ‘ABD’yi gerçekten seçilmiş aklı başında bir devlet adamı mı, yoksa seçilmiş gibi gösterilerek başkanlık koltuğuna oturtulan bir kukla mı yönetiyor? Kısaca akla takılan soru ABD’yi; ABD derin devleti mi yönetiyor ve yine bu derin devlet dünyayı da yönetmek mi istiyor? İşte derin soru tam da bu…

Şimdi çok uzağa gitmeden yakın tarihimize bir bakarsak:

16 Ocak 2002'de Türkiye Cumhuriyet Başbakanı Bülent Ecevit yanında bulunan İsmail Cem Tunca Toskay, Zeki Çakan ve Kemal Derviş olmak üzere ABD Başkanı George W. Bush ile Oval Ofiste bir araya geliyor.

Görüşmede Bush, ‘Irak, İran ve Suriye'ye (gerekirse) askeri müdahalede bulunacaklarını, bunun için Türkiye’nin desteğini beklediklerini’ söylüyor.

Ecevit ise ’bu ülkelerin Türkiye’nin komşusu ve Müslüman ülkeler olduğunu vurgulayarak askeri harekâta sıcak bakmadığını ve destek olunamayacağını’ ifade ediyor. Bunun üzerine oval ofiste buz gibi bir hava esiyor.

Görüşmenin ardından Ecevit müsaade isteyerek ayrılırken Bush ve heyeti; Ecevit ve heyetinde bulunan Kemal Derviş dışında hiç kimsenin elini sıkıp, kapıdan uğurlamıyorlar.

Nedense Ecevit ve heyeti yurda döndüğünde de oldukça soğuk karşılanıyor

Bizzat bu görüşmede bulunan o zamanın Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Zeki Çakan, daha sonraki yıllarda, Ecevit'in bu tavrının ardından; Beyaz Saray'dan çıkarken hükümetin o an düştüğünü gördüğünü söyleyecektir.

Dikkat çeken bir diğer gelişme ise tam 11 gün sonra, milletvekili bile olmayan Recep Tayyip Erdoğan’ın 27 Ocak 2002’de George W. Bush ile iki saat süren bir özel görüşme yapmasıdır.

Milletvekili bile olmayan birinin, ABD Başkanı ile nasıl görüşebildiği sorusu ise hala cevapsız kalmış bir gizdir.

Günümüze dönersek ABD dış politikasının seçilmiş başkanlarla pek değişmediğini de görüyoruz.

Son Başkan Trump, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un ABD politikalarını eleştiren tutumuna tepki göstererek ‘Fransız liderin çok yakında görevden alınacağını’ öne sürüyor.

Şimdi biz yine güncele dönersek; ABD Başkanı Donald Trump, Danimarka'nın Grönland'ı ve Arktik bölgesini koruyamadığını belirterek, bölgenin ABD'ye verilmesi talebini yineliyor.

Açık ve net bir şekilde, “Burayı bize terk etmek zorundasınız. Burayı koruyamazsınız" ve devamla “Danimarkalılar harika insanlar ve liderlerinin de çok iyi insanlar olduğunu biliyorum ama oraya gitmiyorlar bile" diye konuşuyor.

Grönland için tehditlerini sürdüren Trump, Norveç Başbakanı Store’a mektup yazarak: “Nobel ödülü bana verilmedi, bundan böyle barışı düşünemem. Dünyada sekiz savaşı durduğum halde ülkeniz bana Nobel Barış ödülü vermedi. Artık barışı düşünme yükümlülüğüm yok. ABD için uygun olanı yapacağım” diye rest çekiyor.

Norveç Başbakanı Store ise Trump’a cevap olarak “mektubunuzu yanış yere yazmışsınız. Nobel ödülünü İsveç Hükümeti değil, bağımsız bir kurul veriyor” diye cevaplıyor.

Komik değil mi?

Yine aynı Trump sosyal medya hesabından “Danimarka Grönland’ı Rus tehdidine karşı korumak için hiçbir şey yapamadı. Artık zamanı geldi ve gereken yapılacak” diyor.

Bu günlerin hatırlattığı ve ülkemiz/Türkiye için altı kalın çizili olarak dünümüzde cevapsız kalan soru; 16 Ocak 2002'de Türkiye Cumhuriyet Başbakanı Bülent Ecevit yanında bulunan heyetle ABD Başkanı George W. Bush ile Oval Ofiste bir araya geliyor. Görüşmede Bush, ‘Irak, İran ve Suriye'ye gerekirse askeri müdahalede bulunacaklarını, bunun için Türkiye’nin desteğini beklediklerini’ söylüyor.

Ecevit ise ’bu ülkelerin Türkiye’nin komşusu ve Müslüman ülkeler olduğunu vurgulayarak askeri harekâta sıcak bakmadığını ve destek olunamayacağını’ ifade ediyor.

Tam 11 gün sonra, milletvekili bile olmayan Recep Tayyip Erdoğan’ın 27 Ocak 2002’de George W. Bush ile iki saat süren bir görüşme yapıyor.

Hemen sonrasında Başbakan Ecevit’in partisi dağılıyor. Mecliste birinci sıradaki DSP’nin sandalye sayısı 128 den 64’e düşüyor, Ecevit’in sağlık durumu da birden bire ciddi şekilde bozuluyor... Hemen ardından 57. TC hükümetinin büyük ortağı MHP lideri Bahçeli’nin talep ve önerisiyle 3 Kasım 2002 de yapılan erken seçimde 57. Hükümeti oluşturan DSP, MHP ve ANAP meclis dışında kalıyor. Ya sonra?

27 Ocak 2002’de George W. Bush ile iki saat süren bir görüşme yapmış olan R. Tayyip Erdoğan’ın lideri olduğu AKP; seçimden birinci parti olarak çıkıyor ve R.T. Erdoğan’ın işaret ettiği Abdullah Gül’ün Başbakanlığında 58. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti kuruluyor.

Abdullah Gül hükümetinin ilk icraatı ise Recep Tayyip Erdoğan’ın 27 Ocak 2002’de George W. Bush’a verdiği sözü yerine getirmek için 1 Mart tezkeresi oluyor. Irak kirizi konusunda hükûmet tarafından 25 Şubat 2003'te TBMM'ye sunulan, tam adı ‘Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye'de bulunması için Hükûmete yetki verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi’ 1 Mart genel kurulunda yapılan oylamada reddedilen tezkeredir.

Bir sonraki adım yine ABD/CIA proje ve programı doğrultusunda TC yönetiminin yapısı ‘16 Nisan 2017’ de yapılan referandum sonucunda Parlementer sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine yani kısaca Başkanlık sistemine dönüşüyor.

Bu hızlı değişim süreci hangi güç tarafından yönetiliyor?..

Değerli okurlar; bir sonraki yazımda ülkemizin yani Türkiye Cumhuriyetimizin ABD ile inişli çıkışlı yolunun önemli km. taşlarına yazılmış kısa notları sizler için çok geniş pençeden bakarak okuyup özet olarak yazacağım. Sevgi ve saygılarımla.