Henüz çok genç bir mühendisken seçilerek üst düzey sayılacak bir göreve gelmiştim. Kendimi akıllı ve hatta biraz da yetenekli biri sanıyordum. Yaşadığım olaylar ve çevremde gördüğüm itibarla bu sanım iyice pekişse de içimde hep sür git bir ikilem vardı.

O genç yaşımda kendimle içten içe hep çekişme ve tartışma içindeydim. ‘Madem akıllı ve bilgiliydim, neden kendi işim, işyerim yoktu, neden maaşla çalışan biriydim?’

İşim; Türkiye’nin en büyük beşinci gölünün hemen kıyısında kurulacak olan döküm fabrikasının temelden üretime varan sürecinde; kendi meslek alanımdaki işlerin kontrol amiriydim. Hedefi motor bloku dökmek olan proje, o dönemde Türkiye’nin özel sektörün en büyük yatırım projesiydi.

Biz mühendis grubu olarak Güney Marmara’da İstanbul’un güzel ilçesi Yalova’da kalıyorduk. Nüfus kırk binin altında, bizler ailecek kendi dar alanımızda buluşup görüşüyorduk.

Yalova’da esnaf yapısı o yıllarda pek gelişmiş değildi. Büyücek amaçlı projeler için teknik ihtiyaç ve özellikle mekanik tesisat malzemelerini bulmak pek olanaklı değildi.

Bugünkü Yapı Kredi Bankası’nın bulunduğu yerde bir nalbur vardı. Nalburu önceki dönemlerin Belediye Reisinin oğlu Ahmet işletiyordu. Dükkan caddeye göre biraz çukurda kalmış gibi olsa da, ana cadde üstünde değerli bir konumdaydı.

Ahmet’le kısa zamanda birbirimize kanımız ısındı önce arkadaş, kısa bir zaman içinde de dost olduk. Ben Ahmet arkadaşıma ‘yürütmekte olduğumuz projenin bölgeye ticari bir canlılık getireceğini anlatıyor, ufkunu açmasını öneriyordum.’ O bana; “burası babaannemin evinin bir odası. Babaannem yaşlı, mirasçısı çok” diyordu.

Ahmet arkadaşım benden birkaç yaş büyük olsa da; bana belki de hak ettiğimden çok daha fazla değer veriyor, saygı gösteriyordu. Bir akşam iş dönüşü eve geçerken uğradığımda; “bu cumartesi iş çıkışında bana uğrarsan, seni bir arkadaşımla tanıştırmak istiyorum” dedi. İkram ettiği kahveyi içerken “Şantiyede kalmamı gerektiren bir sorun olmazsa gelirim” dedim.

Anlattığım bu anım 1975 yılında yaşanmıştı. Yani günümüzden tam tamına elli, eli bir yıl önce. Sözleştiğimiz üzere o cumartesi Ahmet arkadaşıma uğradım. Israrlı yemek ve kahve teklifini kabul etmedim. Kendisini; “ziyaret edeceğimiz arkadaş bize kahve ikramında bulunur, üs üste kahve içmek doğru olmaz” diye ikna etmeye çalıştım.

O zamanlar benim de Ahmet’inde arabası yoktu. Yürüyerek Cumhuriyet Caddesinden Safran yoluna doğru yürümeye başladık. Hava oldukça sıcak; Ahmet biraz kilolu, yolumuz da biraz rampa olduğu için arada durup soluklanıyorduk. Yürüyerek tek katlı eskice evlerin bulunduğu bölgede oldukça geniş bir avluya açılan kapıya vardık.

Kapı önünde bacak bacak üstüne atmış iskemlede oturan beyi Ahmet arkadaşım “burası Yoğurtçu Nevzat’ın mandırası, bu da meşhur Yoğurtçu Nevzat” diye tanıştırdı.

Önce mandırayı hızlıca gezdik. Kaplar, kazanlar süt güyümleri, koşuşturan birkaç kadınlı erkekli çalışan vardı.

Yoğurtçu benden yaşça biraz büyük, Ahmet’le akran gibi görünüyordu. Kendine güveni tam, eğitimi az olsa da oldukça akıllı ve zeki biri olduğu hemen anlaşılıyordu.

Ahmet “bu arkadaşım çok iyi bir mühendis… Hani iyi bir mühendis olsa da konuşsak diyordun ya..,” diye Yoğurtçuya doğru baktı.

Yine iskemlesinde bacak bacak üstüne oturmakta olan Yoğurtçu “çok yakın zamanda su altın değerinde olacak. Damacana su talebi hızla artacak. Şimdiden bu işe yatırım yapmak gerek. Biz şimdi içeriye geçelim, daha rahat konuşuruz” deyip bizi oldukça dar olan çalışma odasına aldı. Gelen çaylar içilirken; “Sakarya’da içme suyu olacak bir kaynak buldum sayılır, ama gidip görmedim. Kısmet olur, mühendis Bey de müsait olursa önümüzdeki cumartesi hep birlikte su kaynağını ve yerini görelim derim de, siz ne dersiniz?” diye soru yöneltti. Ahmet anında “şimdi bile dükkanı zor bıraktım, kesin gelememem. Ama ‘beni işaret ederek’ siz dönüşte masayı ona göre kurarsınız, şimdiden afiyetler olsun” dedi.

Kararlaştırıldığı üzere saat on üç otuz gibi yola çıktık. Sakarya’ya vardığımızda yağmur dinmiş olsa da su kaynağına ulaşmamız olanaksızdı. Çizmelerimiz çamura batıp, çıkmak bilmiyordu. “Hava açınca yine geliriz” desek de bir daha gidemedik.

Benim işlerim yoğunlaşmış, yurtdışı programım, ardından açılış programımızda geri sayım takvimi başlamıştı. Açılışa özel ilk hatıra dökümü kül tablamız çok güzeldi.

Fabrika üretime geçmiş, hızlı koşturmacamız bitmiş, normal tempoda hayata dönmüştük. Akşam iş dönüşü Ahmet arkadaşıma uğrayıp “bizim yoğurtçu ne yaptı, iş yoğunluğundan pek ilgilenemedim, ayıp oldu” deyince Ahmet “sen rahat ol, yoğurtçunun kırk tarakta bezi var. Araya çok daha karlı işler çıkmıştır. Dedim ya sen rahat ol” dese de ben rahat olamazdım.

Yoğurtçu sıradan biri değil, çok özel biriydi. Ben çok iyi bir eğitim almış ve farklı değerlendirilen bir mühendis olsam da, Yoğurtçuyla boy ölçüşecek biri değildim. Neden? Bunu kafaya iyice takmıştım ama hayatın olağan koşuşturmasıyla geçen yıllar sonrası yeniden başa döndüm.

Ben eğitimli ve akıllı biriyim, doğru… Bunu çevremde bulunanlar da ifade ediyor. Öte yandan Yoğurtçu Nevzat sadece ben değil, benden de iyi nice eğitimli ve akıllıyı kırk defa cebinden çıkaracak biri oluyor?..

Seksen yaşın verdiği rahatlıkla araştırıp düne dönüp bakınca pozitif bilimin ışığında:

  • Akıl insanı diğer canlılardan ayıran, yalanla gerçeği, doğru ile yanlışı ayırabilme, bir konuda düşünce yürütebilme ve görüş bildirme yeteneğidir. İnsan olgunlaştıkça aklı gelişir. Dil devriminden sonra türetilen ‘anlak’ sözcüğü de yine kişinin olayları doğru bir şekilde anlamasını sağlayan yetenek anlamına gelmekte.
  • Zeka bireyin bilgiyi anlama, öğrenme ve kullanma yeteneğini ifade eder, on iki yirmi yaşarası gelişir ve alt kuşağa geçer. Zeka aynı zamanda; olayı önce anlayarak, ilişkileri kavrayarak, yargılayarak ve öz olarak açıklayarak çözme yeteneğidir. İdrak kelimesi de zeka ile eş anlamlıdır.

Akıl yalanla gerçeği, doğru ile yanlışı ayırabilme, bir konuda düşünce yürütebilme ve görüş bildirme yeteneğidir. İnsan olgunlaştıkça aklı gelişir.

Zeka ise bir olayı önce anlama, ilişkileri kavrama, yargılama ve açıklayarak çözme yeteneğidir.

Zekâ bir kişinin plan yapabilme, problem çözme, yargılayabilme, soyut düşünebilme, karmaşık fikirleri anlayabilme, hızlı öğrenebilme, deneyimlerinden öğrenebilme kapasitesidir. Dolayısıyla zekâ dediğimiz şey sadece kitap okuyup öğrenme, iyi test çözme gibi bir akademik beceri değildir.

Akıl doğru düşünce üretmekle ilgilidir. Zekâ ise genelde uygulayıcı olarak düşünülebilir. Akıl kuramlar ve kurallar ortaya çıkarırken, zekâ bunların pratikte uygulanmasını sağlar. Başka bir açıdan bakıldığında zekâ düşünebilme gücü ya da yeteneğidir. Doğru düşünceye ulaşmak ya da sahip olmak ise akılla olur. Evet; pozitif bilim akıl ve zeka konusunda böyle diyor.

Aradan geçen yarım asır sonrasında; ben iyi bir eğitim almış ve akıllı bir meslek adamı olsam da ‘yaşanan su temin ve ticareti dikkate alındığında’ pratik zekamın Yoğurtçu’nun oldukça gerisine kaldığı gerçeğini görmek ve kabul etmek durumundayım.

İçme suyunun bu gün ülkemizdeki hali:

Erikli Su Fransız, Damla Su Amerikan ve Saka Su Japon sermayesine geçmiş durumda

Uluslararası zekâ sınıflandırması

ZK (IQ) Zekâ sınıfı

0-20 Derin zekâ geriliği / zihinsel engel

21-35 Ağır derecede zekâ geriliği / zihinsel engel

36-50 Orta derecede zekâ geriliği / zihinsel engel

51-70 Hafif derecede zekâ geriliği / zihinsel engel

71-79 Sınırda zekâ

80-89 Donuk zekâ

90-109 Normal ya da ortalama zekâ

110-119 Parlak zekâ

120-129 Üstün zekâ

130 ve üstü Çok üstün zekâ