Yine o meslektaşımın, o psikiyatristin kitabından… Tebessüm ettiren, hatta güldüren bir anı…İşte aktarıyorum…

1983 Mart’ında Bakırköy’de asistanlığa başlamıştım. O yıllarda dünya henüz iki kutupluydu. Amerika2dan başka Sovyetler Birliği diye bir süper güç daha vardı. Ülkemizde tek güç Kenan Evren’di. Partiler kapatılmış, demokrasi askıya alınmıştı. Liderler ya Zincirbozan’da ya da nezaret altındaydı. İşte o günlerde hastanemizde de çok sıkı bir yönetim vardı. Çünkü hastanede bir devrim başarılmış, geri dönüş olmaması için sıkı tedbirler alınmıştı. Zaten 12 Eylül sonrası memlekette de sıkıyönetim vardı. Ankara’da Evren Paşa neyse, Bakırköy’de de sayın başhekimimiz oydu.

Daha birkaç sene önce hastalar pis, yarı çıplak bir halde çok kötü koşullarda kalıyorlarmış.Eski çalışanların anlattığına göre üç çeşit yemek, mesela kuru fasulye, pilav ve hoşaf aynı tabağa konur, hasta çatal kaşık kullanmadan yemek zorunda bırakılırmış. Zaten kalabalıkta onu bulduğuna bile razı olurmuş. Yatak sayısının üç dört misli hasta varmış servislerde. Az sayıda hemşire bulunduğundan tedavi çok iptidai şekilde uygulanıyormuş. Yıkanma imkanı olmadığından çoğu hasta bitleniyormuş.

1981’den başlayarak iki üç yıl içinde idealist bir hekim kadrosuyla Bakırköy’de bir devrim gerçekleştirildi: Türkiye’de yeni mezun hemşirelerin hepsi hastanemize tayin edildi. Taburcu olabilecek hastalar evlerine gönderildi ve yatak sayısından fazla hasta kabul edilmedi. Temizlik ve yemek sorunu tamamen düzeltildi.

Ben 2. Psikiyatri’de ihtisasa başladım. Birim şefimiz rahmetli Doç.dr Oğuz Arkonaç’tı. Henüz yeni tesisler tamamlanmamıştı. Tesisler tamamlanınca yeni binanı üç katında 200 kadar yatak vardı. Hastaneye alınan her üç hastanın ikisi buraya yatardı. Hastalar önce ikinci kata yatırılıdı. Sonra adli vakalar, madde bağımlıları üçüncü kata, subakutlar birinci kata ayrılırdı. Hoca her sabah saat dokuzda ikinci katta viziteye başlar, üçüncü ve birinci katlareda devam ederdi. Hem bütün hastaları görmek, hem de hepsi hakkında fikir sahibi olma isterdi. Hasta hakkında fazla uzatmadan, ancak eksik de bırakmadan ön tanıyı koymamızı ve tedaviyi yönlendirmemizi sağlayacak şekşilde bilgi vermemizi beklerdi. Eski deyişle ‘’efradını cami, ağyarını mani!’’ Bunun için de sabahları yeni yatan tüm hastaları görmek, bedensel ve psikiyatrik muayenesini yapmak ve hocanın istediği özet bilgiyi hazırlamak gerekirdi. Her sabah bu telaş içindeydik.

Bazı hastalardan özellikle pozitif belirtileri almak çok zor olurdu. Mesela düşmanlık hezeyanını sorgularsınız: ‘’Düşmanın var mı?’’ Hasta bilgi vermek istemez, sıkıştırırsınız, hastayı açmak için, ‘’vardır vardır, hasımsız insan var mı’’ diye konuşur, onu teşvik etmek zorunda kalırsınız. Bir sabah halüsinasyon intibaı veren bir hastada ‘’işitme varsayımları’’nı sorguluyorum. ‘’Kulağına ses geliyor mu muhterem?’’ Belki beş on kere sordum. Sonunda ‘’geliyor’’ dedi. ‘’ ‘Muhterem’ diye bir ses geliyor!’’

O bir saat çabucak geçiverirdi. Bir sabah Şahap yeni yatan bir hastayı henüz görmeden hoca viziteye başlamıştı. Manik olan hasta sıra kendisine gelince Oğuz Bey’in elini kaptı ve şap diye öptü. Hoca, hemşire hanıma seslendi: ‘’Gülseren 5+1.’’ Ertesi gün sıra o hastaya gelince Şahap rahattı. ‘’Dün elinizi öpen hasta’’ deyip sırasını savdı.

Bazı asistan ağabeyler vardı, bir türlü hocanın tarzına alışamamışlardı. Gereksiz ayrıntıya girip esasa bir türlü varamazlardı. Oğuz Bey ise tez canlıydı. Hemen sinirlenip bağırmaya başlardı. Bir sabah vizitede hoca sordu: ‘’Bu hastanın nesi var?’’ Yanıt: ‘’Üsküdar’da bir evi varmış hocam!’’ Oğuz Bey dişlerini sıkmış, yüzü kıpkırmızı olmuştu. Şakakları atıyordu. Yineledi: ‘’Nesi var?’’ Yanırt veren asistan arkadaş hala durumun farkında değildi, söylediğini yineledi: ‘’Üsküdar’da bir evi var!’’ Biz gülelim mi ağlayalım mı, şaşkınız…Hoca yanardağ gibi patladı…Başka bir vizitede de hoca şunu sordu: ‘’ Hasta alkol alıyor mu?’’ Yanıt: ‘’Babası imam!’’ Yine aynı patlama sahnesi… ‘’Yahu imamın oğlu içmez diye bir kural mı var!’’

Hocanın bağırışı koridorlarda yankılanıyordu…