Yani gecenin o saatinde asistan odasındaki yorgun bir hekimi düşünün...Zira onbeş günlük nöbetimde bütün işlerimi bitirmiştim ve yemekten sonra çay içmekteydim. Yorgunluğun sonunda elbette gözkapaklarım beni dinlememişti ve ''şekerleme'' yapmak üzere kapanmışlardı. O ne güzel ve lezzetli bir uykudur! Avrupalılar buna galiba ''siesta'' diyorlar. Bizdeki adı da dediğim gibi ''şekerleme.''

            Neyse, kapının çalınması üzerine gözlerimi açıyorum ve bakışlarım kapıyı taramakta... Bir asistan o anda neyi düşünür ki! Söyleyeyim, hastalardan birinin fenalaştığını veya o gün yapılan ameliyat vakalarından birisinin kanadığını düşünürsünüz. Hele de prostat ameliyatı ise, yandı gülüm keten helva... Yani hep olumsuzluklar gelir aklınıza, zira oradaki hayatın olağan akışı zaten böyle düşünmenizi gerektiriyordur ve beyniniz de bu yönde işlev görür...

            Hani kapı birkaç defa çalınınca ve içeriye de kimsenin girmediğini gördüğümde ''o naif insan'' aklıma geliyordu hemen...Yani o Dışişleri Bakanı...Ve kapıya yöneldiğimde tebessüm ediyordu yine...''Aman efendim, doktorcuğum kusura bakmayın, dünkü sohbetimiz yarıda kalmıştı, biraz daha hasbihal edelim dedim de...!''

            ''Sayın bakanım, şeref verdiniz, dünkü son cümlenizi hatırlıyorum...'Vakit hayli ilerledi, Moskova anılarıma sıra gelmedi, sonra anlatırım' demiştiniz. Keyifle dinlemek isterim. Size bir çay doldurayım'' diyordum. Arkasına yaslanıyordu...''Efendim elbette Moskova, haliyle Rusya ayrı bir dünya, kapalı rejim, orayı Avrupa ile mukayese edemezsiniz elbette!''

            Bazı sorular sorayım diyordum...''Efendim Moskova'ya ilk gidişinizi anlatır mısınız, neler hissettiniz. Güven mektubu sunmak orada da var mı?''

            ''Evet, bir bahar mevsimiydi. Uçağımız Moskova Havaalanı'na indiğinde bizim elçilik zevatı beni karşılamıştı. Oradan Büyükelçilik makamına gittik. Elbette her hareketimizin izlendiğini biliyordum. Hani KGB oldukça faaldir orada...Bir de Türk nufusu var, bu dengeleri de gözetmek gerekirdi!''

            ''Haddim olmayarak bir şey söyleyebilir miyim üstadım'' dediğimde eliyle işaret ediyordu...''Dinliyorum!''

            ''Tarihten okuyoruz hani, büyüklerimiz de hep anlatırdı Rusya bizim en büyük düşmanımız diye... Rahmetli ninem de hep o savaşları anlatırdı. Özellikle 93 Harbi dedikleri o felaket ile ilgili olarak okuduklarım beni çok etkilemiştir!'' Söze giriyor...''1877-1878 Osmanlı-Rus savaşından bahsediyorsunuz haliyle!''

            Heyecanlanıyorum...''Evet, ordu katibi Mehmet Arif Bey'in mükemmel bir kitabını okumuştumö...'93 Moskof Harbi ve Başımıza Gelenler.'... Çok etkilenmiştim!'' O naif insanın da yüzünde tiklerin oluştuğunu görüyordum o an. Ayağa kalkıyordu...''O kitabı ben de okudum, gerçekten müthiş bir kitap!''

            Atılıyorum hemen...''Üstadım orada bir cümle vardır ki adeta beynime kazınmıştır...Biliyorsunuz şöyle diyordu yazar... 'Ey Türk oğlu, Moskof'a karşı damarlarında kan yerine kin dolaşmalıdır!'...Aynen böyle.'' Başı ile onaylıyordu...''Biliyorsunuz ordumuzun komutanı büyük kahraman Gazi Ahmet Muhtar Paşa idi. O savaşta Kars'ı ve Sarıkamış'ı kaybetmişiz!''

            Gözlerimin nemlenmesine engel olamıyorum o an...''Üstadım ben Sarıkamış doğumluyum, 40 sene sonra geri almışız o vatan topraklarını'' diyorum sesim titreyerek...

            Heyecanlanıyor...''Yaa, demek o vatan toprağının çocuğusunuz!''

            Biraz da Rusya anılarına yönelelim diye düşünüyorum...''Üstadım devlet başkanı kimdi o zaman?''

            ''Brejnev vardı...Dışişleri Bakanı da Şevardnadze idi...Şevardnadze Gürcüdür biliyorsunuz!''

            ''Brejnev ile karşılaşmışsınızdır mutlaka!''

            ''Elbette...Güven mektubumu sundum Brejnev'e...Şişman, gür saçlı ve de güleryüzlü birisiydi. Beni çok sıcak karşılamıştı!''

            ''Kremlin'de mi?''

  

            ''Evet...Kremlin Rusçada 'kale, şato' anlamına gelir. Hakikaten güzel bir binadır. Biliyorsunuz Kremlin Kızıl Meydan'a çok yakındır!''

             Tebessüm ediyorum...''Sayın bakanım televizyonda hep görürdük, yılda bir defa yapılan törenlerde Kızıl Meydan'da silahlar sergilenirdi. Yani NATO'ya meydan okuma gibi anlardık. O törenlere sizi de çağırırlar mıydı?''

            ''Aman efendim elbette çağırırlardı. Varşova Paktı'nın gücü sergilenirdi bir nevi...Gövde gösterisi yani!''

            ''Sizi çağırmalarının sebebi bence biraz da şöyle anlaşılabilir mi? 'Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!...''

              Gülüyor...''Mizahi zekanız mükemmel!''

              ''Haddim olmayarak bir şey söylemek istiyorum!''

              ''Ne demek efendim, sizi dinliyorum!''

               ''Bence medeni dediğimiz Avrupa nasıl ki emperyalistse, kan emiciyse Rusya da o kadar emperyalist...Prag Baharı ve Budapeşte olaylarında tankların ezdiği gençler unutulur mu!''

               ''Yani elbette ikisi de emperyalist dediğiniz gibi. Sizinle aynı düşüncedeyim, ama Rusya bizim komşumuz ve süper güç, elbette iyi geçinmek zorundayız'' diyor...

                Sohbet koyulaşmıştı...''Oradaki Türkler ile irtibatınız nasıldı, dertlerini anlatmaya gelirler miydi hiç?''

                 Tebessüm ediyor...''Zaman zaman eğlencelere davet edilirdim, ama KGB'nin korkusundan içlerindeki duyguyu dışa vurmaları elbette beklenemezdi. Fakat bir şey söyleyeyim mi...Hani gözlerin konuşması diye bir kavram vardır ya...Anlardım içlerindeki isyanı ve Türkiye özlemini ve sevdasını...Özellikle Azerbaycan Türklerinde bu duygunun yaşadığını gözlemlemişimdir hep!''

                  Ve yine saatine bakıyor...''Hocam vakit hayli ilerledi, siz de yorgunsunuz...Daha anlatacağım çok şey var Moskova ile ilgili ama!''

                  Ayağa kalkıyor, vedalaşıyoruz...