GÜNAYDIN Değerli Okurlar,

En son yazacağımı en başta yazayım. “Harf devriminden dolayı Türk gençleri günümüzde Atatürk’ ün Nutuk’ unu bile okuyamaz oldu” mantığı yanlıştır.

Osmanlı, Türkçeye sahip çıksaydı, Türkçe yamalı bohça haline getirilmeseydi, Atatürk yazı ve dil devrimine ihtiyaç duymazdı. Böylece yıllar öncesine ait metinler günümüzün nesilleri tarafından kolayca okunabilirdi.

Osmanlı Türkçe’ ye önem vermezken, Karamanoğlu Mehmet Bey’ in Türkçeye önem verdiğini unutmayalım.

Ayrıca şunu da unutmayalım, Harf Devrimi yapılmasaydı ve yeni Türk harflerine geçilmeseydi de Türk gençliği bugün yine 90- 100 yıl önceki metinleri anlayamayacaklardı. Metinleri okuyacaklar ama o Farsça ve Arapça sözcüklerin anlamlarını bilmedikleri için okudukları metin onlara anlamsız tümcelerden oluşan yabancı dilde bir metin gibi gelecekti.

Günümüzdeki gençliğin Nutuk veya 100 yıl önceki metinleri anlayamamalarının nedeni sadece alfabe değişikliği değil, 100 yıl önce Osmanlıca diye adlandırılan Türk dilinin Arapça ve Farsça sözcüklerle dolmasıdır. Yani dilin bozulmasıdır.

Şimdi, Arapça ve Farsça özentisi Divan şairlerinden Nefi’ nin çok sade yazılmış bir şiirini görelim:

“ Girdi mıftah-ı der- i genç-i mania elime,

Aleme bezl-i Güher eylesem itlaf değil

Levh- i mahfuz-ı sühandır dil- i pek –i Nefi

Tab’ı yaran gibi dükkamçe –i sahaf değil.”

Arapça ve Farsça kelimelerle süslenmiş bu Divan şiirinden ne anladınız?

Ben hiçbir şey anlamadım.

Arap harfleri değişmeseydi bile bu şiiri okuyan kaç kişi anlayacaktı? Burada mesele yazı değil, dil meselesidir.

Yazı ve Dil Devrimi unutulan Türkçeyi yeniden canlandırmıştır.

Yazı ve Dil Devrimi’ nden sonra Osmanlı arşivlerindeki belgelerin okunamadığı konusu da bana göre anlamsızdır. Halkın böyle bir arzusu zaten yoktur. O arşivleri incelemek uzmanların işidir o da zaten meslekleri gereği zorunluluktur.

Şimdi biraz Sultan II. Abdülhamit dönemine gidelim.

Önceleri Türkçenin yerine Arapçanın resmi dil olmasını isteyen II. Abdülhamit, sonradan fikrini değiştirmiş, Türkçenin öneminden söz etmiş hatta Lâtin harflerinin önemine vurgu yapmıştır. Şu sözler II. Abdülhamit’ e aittir:

“ Halkımızın okuma yazma bilmemesinde şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü bizim yazımızın sırlarına alışmak kolay değildir. Lâtin alfabesini almakla belki halkımızın işini kolaylaştırabiliriz.” (Vehbi Ali, Pensees et Souvenirs de L’ex- Sultan Abdülhamit 190; Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihinde Türk Dil Sorunu, Ankara, 2001, sayfa 65’ dan naklen)

II. Meşrutiyet döneminde, Maarif Nazırı Şükrü Bey zamanında “sarf”, “imlâ”, “lügat” encümenleri ve “Islahatı İlmiye Encümeni” adlı dört encümen kurularak Arap harflerinin Türkçeye uygun olmayan imlâsını düzeltmeye çalışmıştır.

Arap harflerinin Türkçeye uygun hale getirilmesi için kurulan en önemli cemiyetlerden biri de Islahat-ı Huruf Cemiyeti’ dir. ( M. Şakir Ülkütaşır, Atatürk ve Harf Devrimi, 1998,s. 21.)

Celâl Nuri, 1912’ de yayınlanan “ Tarih-i İkbal” adlı kitabında bu konuda şunları yazmıştır:

“ Meselâ şu Sami ve lisanımızın ruhuna uymayan Arap harflerini terk edelim. Üniversal olan Lâtin harflerini alalım. Arap harfleri, Arap ve İbrani gibi Sami diller içindir.”(Celal Nuri,Tarih-i İkbal, C2, 1912, Ülkütaşır, a.g.e.s. 27)

Hüseyin Cahit (Yalçın), 1910’ da Tanin gazetesinde yayımladığı “ Arnavut Hurufatı” adlı makalesinde Lâtin harflerine geçilmesini istemişti:

“ Bugün kullanmakta olduğumuz harflerin Türklük ve Müslümanlıkla ilgisi olmadığını, Türklerin kendi yazılarını bırakıp bunları sonradan kabul ettiğini…) ( Ülkütaşır, a.g.e. s.30, Naklen)

Özetle tanzimattan meşrutiyete, meşrutiyetten cumhuriyete, Arap harfleriyle Türkçe yazma konusundaki yetersizlik ve buna çözüm bulma konusu uzun ve hararetli tartışmalara yol açmıştır.

Bir kısım Osmanlı aydını Arap harflerinin ıslah edilerek Türkçeye uygun hale getirilmesini savunurken, bir diğer kısım Arap harflerinin tamamen bırakılarak Lâtin harflerine geçilmesini savunmuştur.

XIX. yüzyılda en tutucu Osmanlı aydınları bile Arap harflerinin Türkçeyi yazmaya uygun olmadığını kabul etmişlerdir.

Türkiye’ den önce Arnavutluk ve Azerbaycan, Türkiye’ den sonra da Bulgaristan ve Türkmenistan Lâtin harflerini kabul etmiştir. (Bilâl Şimşir, Türk Harf Devrimi Üzerine İncelemeler, Ankara, 2006, s. 117)

Yani Atatürk’ ün Yazı- Harf Devrimi, kimilerinin söyledikleri gibi, birdenbire “ milleti geçmişinden koparmak için ortaya atılan” bir proje değil, toplumsal ihtiyaçtan doğan ve yaklaşık 150 yıllık bir tartışmadan sonra büyük bir cesaretle düşünceden uygulamaya geçilen köklü bir devrimdir. (Sinan Meydan, Cumhuriyet Tarihi Yalanları, s.471)

XVI. yüzyıldan sonra Arapça ve Farsçanın istilâsına uğrayan yazı dili, Türkçe konuşma dilinden çok uzaklaşmıştır. Aydınlar Arapça ve Farsçayı benimserken, halk Türkçede ısrar etmiştir. Osmanlı’ da aydınlar ve halk arasındaki bu kopukluğu gidermek için XIX. yüzyıldan itibaren bazı devlet adamları ve aydınlar dil sorununa kafa yormaya başlamışlardır. Yani Arapça ve Farsça sözcükleri dilden ayıklayıp öz Türkçe sözcüklere yönelmek durup dururken olmamıştır.

Osmanlı’ da medreselerde Osmanlı Türkçesi esastı. Bilim ve edebiyat dili Arapça ve Farsça ağırlıkta olduğu için sade Türkçe halk arasında yaşamaya devam etmiştir.