“Türkiye'nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüsüdür. O halde herkesten daha çok refah, mutluluk ve servete müstahak ve layık olan köylüdür.”

Ülkemizin kurucusu Büyük Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün 1 Mart 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden söylediği bu sözler, aslında bir ülkenin ekonomik bağımsızlığının nereden başladığını çok net anlatıyor. Çünkü üretmeyen bir ülkenin kalkınması, toprağını işlemeyen bir toplumun geleceğini güvence altına almasını mümkün değildir.

Ancak bugün, bu söz, sadece geçmişte söylenmiş hepimizin kulağına küpe olmuş bir söz olarak kalmakta. Bugün, köylü üretiyor ama ürettiğini satmakta zorlanıyor. Bugün köylümüz ürününü sattığında ise çoğu zaman emeğinin, harcadığı paranın ve üstlendiği riskin karşılığını alamıyor.

Çiftçimiz; tarlasını ekmek için mazot alıyor, gübre alıyor, tohum alıyor, sulama ve işçilik masrafını karşılıyor. Aylarca emek veriyor, olumsuz hava koşullarıyla mücadele ediyor. Hasat zamanı geldiğinde ise karşısına çıkan fiyat, yaptığı masrafı karşılamaya yetmiyor.

Ürününü bekletse bozuluyor, piyasaya sürse zarar ediyor. Üstelik üreticinin fiyatı belirleme gücü de çoğu zaman bulunmuyor. Hal böyle olunca baştacı olan köylülerimiz kendisini hiçte efendi gibi hissetmiyor.

Hayvancılıkta yaşanan tablo da farklı değil. Besici hayvanını büyütmek için yem, veteriner, ilaç, elektrik ve işçilik giderlerini karşılıyor. Süt üreticisi her gün sağım yapmak, hayvanını beslemek ve işletmesini ayakta tutmak zorunda. Üretimin tatili yok, hafta sonu yok, bayramı yok. Ancak maliyetlerin sürekli yükseldiği bir ortamda üreticinin kazancı aynı hızla artmıyor.

Rakamlar da bu sıkıntıyı açıkça ortaya koyuyor. Yıllık tarımsal girdi fiyatları artarken, enerji ve yağlayıcılar grubundaki yıllık artış sürerken, çiftçi üretime devam edebilmek için her geçen gün daha yüksek maliyetle karşı karşıya kalıyor.

Üreticinin kullandığı girdilerin maliyeti artarken, sattığı ürünün fiyatı aynı oranda yükselmiyor. Üstelik bazı ürün gruplarında üretici fiyatları gerileyebiliyor. Bu da çiftçinin neden para kazanamadığını anlatan en önemli göstergelerden biri.

Süt üreticisinin de sorunları benzer. Bir litre çiğ sütün üretim maliyeti 28,50 TL’ye yükseldi. Ulusal Süt Konseyi’nin uygulamadaki tavsiye fiyatı ise litre başına 24,30 TL. Bu iki rakam arasındaki fark, üreticinin maliyet açığıyla karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Ortaya çıkan bu tablo, süt üreticisinin içinde bulunduğu ekonomik baskıyı anlatmaya yetiyor.

Bir başka önemli sorun da üreticinin pazara erişimi. Tarlada para etmeyen bir ürünün market rafında çok daha yüksek fiyatlarla satılması, yalnızca çiftçinin değil tüketicinin de sorunu. Aradaki fiyat farkının ne kadarının nakliye, depolama, işleme, fire ve pazarlama maliyetlerinden, ne kadarının aracılık zincirinden kaynaklandığı şeffaf biçimde ortaya konulmalı. Çünkü hem üretici zarar ederken hem tüketici pahalıya ürün almak zorunda kalıyorsa burada çözülmesi gereken ciddi bir piyasa sorunu vardır.

Üretici birlikleri ve kooperatifler daha etkin hale getirilmeli. Ürünlerin doğrudan tüketiciye ulaştırılabileceği pazarlama kanalları geliştirilmeli. Soğuk hava depoları, işleme tesisleri ve ortak satış organizasyonları yaygınlaştırılmalı. Tarımsal destekler üreticinin gerçek maliyetlerini dikkate almalı ve zamanında ödenmeli. Hayvancılıkta ise süt-yem paritesini gözeten, yetiştiricinin üretimden kopmasını engelleyen sürdürülebilir bir fiyat politikası oluşturulmalı.

Çünkü mesele yalnızca çiftçinin para kazanması değil. Mesele, yarın soframıza koyacağımız ekmeğin, sebzenin, sütün ve etin nasıl üretileceğidir. Bugün köylü üretiyor ama kazanamıyorsa, yarın üretmekten vazgeçmesi kaçınılmaz hale gelebilir. Unutmayalım; çiftçi üretmezse şehirdeki tüketici de kaybeder. Üretici kazanamazsa sofradaki süt ve etin geleceği de tehlikeye girer.

Köylü milletin efendisidir diyoruz. Öyleyse artık köylüyü yalnızca üretmesi için değil, ürettiğinin karşılığını alabilmesi için de desteklemeliyiz.