Hep derim ya okumak kadar güzel bir alışkanlık var mı! Bu bir duygudur ve sizi durmadan uyarır! ‘’Bugün niye kitap okumadın!’’ Ben de bu ‘’uyarıcı virüs’’ün etkisiyle olacak ki bir ara tıbbi anı kitaplarına merak sarmıştım ve bulabildiğimi okumuştum. Şu anda da önümde birçok tıbbi anı kitabı var ve onlardan birisini seçiyorum işte…’’Bakırköy akıl Hastanesi’nden Anılar.’2 Ve çeviriyorum sayfaları…Enteresan bir anı buldum, onu aktarmaya karar veriyorum işte! ‘’Atatürk’ün Oğlu!’’

Birgün tedavi ekibi olarak yeni yatan hastaları görüyoruz. Elli yaşlarında, beyaz saçlı,Kars’lı bir hastaya adını sorunca ‘’Mustafa Kemal’’ dedi. O herhangi bir Mustafa Kemal değil, Mustafa Kemal Atatürk’tü. Buna o kadar inanmıştı ki kendi yaptığı doğal boyalarla saçını sarıya boyamak istemiş, ancak saçlarının ön kısmının garip bir renk almasına neden olmuştu. Bir zamanlar Atatürk’ün oğlu olduğunu söyleyen bir hasta vardı, onu hatırladım.

İhtisasımız sırasında asistanlara üç aylık iç bahçe rotasyonu konmuştu. İki asistan, bir uzman sorumlu olacaktı iç bahçeden. O zaman şimdiki 3. Nöroloji servisi, 5. Servisti ve kapısı iç bahçeye açılırdı. Bugün Yıldırım Aktuna’nın adını taşıyan Nöroloji binasının yerinde iki katlı 7. Servis vardı: 7-A ve 7-B. Burada ağır zeka geriliği olan kadın hastalar kalırdı. Bu bina daha sonra yıkıldı. 8. Ve 10. Servisler ile birlikte şimdi yıkılmış olan 11 A, 14 A ve 15. Servisler, artık boşaltılmış olan 12, 13 ve 16. Servisler vardı. 13 ve 14a adlı servislerdi. 12. Serviste madde kullanımı nedeniyle mahkeme kararı ile gelen hastalar bulunurdu. Bunlar eski ceza yasasının 404. Maddesi gereğince mecburi tedavi görürlerdi. Şimdiki bahçe lokantasının yerinde 24A, bebek kreşlerinin orada 35, yanında 36, marangozhanenin yanında 37. Serviler faaliyetteydi. 38 ile 40.servisler arasındaki boş arsada 39. Servis vardı.

İki asistan, bahçe servislerini yarı yarıya bölüşmüştük. Bir süre sonra yanımdaki asistan arkadaşım rahatsızlandı. Rotasyonun sonuna kadar tüm servislere baktım. 1958 Nisan başıydı. 14A servisine getirdiler onu. Kaymakamın katibini dövmüş. Bu beşinci gelişiydi. ‘’Ben Atatürk’ün oğluyum. Kaymakamla görüşmem lazımdı. Bana karşı geldi, gerekli saygıyı göstermedi’’ diye anlattı. ‘’Geçen yıl taburcu olduğumda, memleketime motosikletle giderken vatandaşlar ‘aman kralı ezmeyelim’ diyorlardı, vesait sahipleri dikkat ediyorlardı. Çünkü Ankara’ya gidip haklarını kurtaracağımı biliyorlar. Milletim beni tanıyor efendim’’ demişti. Katibi dövünce, ilçe jandarma komutanı kendisini makamına çağırmış ve Kral Atatürk’ün oğlu olduğundan devir teslim işlemleri için hastaneye yollayacağını söylemiş. O da kabul edip gelmiş. Atatürk’ün oğlu olduğu konusunda o kadar ısrarlıydı ki dedesinin adını sorunca Ali Rıza, babaannesinin adını sorunca Zübeyde, halasının adını sorunca Makbule diyordu. Ülkü Hanım da manevi ablasıydı. Onunla kısa zamanda dostluğu ilerlettik.. İç bahçe rotasyonum bitti. Sonra uzman oldum. Çeşitli servislerde görev yaparken zaman zaman hastane bahçesinde karşılaşır, sohbet edrdik. İdarede görev alınca arada bir ziyaretime gelir oldu.

Özal’ın cumhurbaşkanı seçildiği günlerde yanıma geldi. Genelkurmaay Başkanı’na bir mektup yazmış. Göndereyim diye bana getirmiş.

Sayın Genel Kurmay Başkanı

Dünya devlet başkanlarını Ankara’ya toplayacaksın. Hoparlörle 120 adet emirlerimi okuyacaksın. Yüz bir devlet başkanı kızlarıyla beraber 14A servisine beni ziyarete gelecek. Devlet başkanları benimle tek tek tokalaşacaklar. Ve benim kral olduğumu kabul edecekler. ‘’Sen dünyanın en akıllı kralısın’’ diyecekler. Özal. Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı’dır. Bense dünya devletleri kralıyım.

Mektubu okuduktan sonra onu ikna edip servisine yolladım. O tarihte Özal’ın cumhurbaşkanlığına fazla tepki göstermemişti ama Demirel’i kesinlikle istemedi. ‘’Babamın evini derhal boşaltsın, orada ben oturacağım’’ diyordu. Hastaneye bir yetkilinin geldiğini duysun, başhekimliğin önünde bekler, mesajını iletirdi.

Doksanların sonuna doğru duydum ki ağır hastaymış, kansermiş. Ben ziyaretine gidemeden öldüğünü öğrendim. Atatürk’ün oğlu ölmüştü.