“Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” sözü, yöneticilik anlayışının en yalın ama en sert ölçüsünü ortaya koyar. Söylenen değil, yapılan konuşulur. Verilen sözler değil, ortaya konan sonuçlar değer taşır. Bu ilke, özellikle yerel yönetimler ve belediyecilik anlayışı söz konusu olduğunda daha da kritik bir hale gelir. Çünkü belediyeler, vatandaşın devleti en yakından hissettiği kapıdır. Ve o kapıda yazan vaatler değil, içeride sunulan hizmet belirleyicidir.

Seçim dönemlerinde neredeyse her belediye yönetimi “sosyal belediyecilik” vurgusunu en üst perdeden dile getirir. Bu konuda yüzlerce proje başlıkları yazılır, çizilir. Ancak seçim sonrasında çoğu yerde bu başlıkların önemli bir kısmı ya yavaşlatılır ya daraltılır ya da görünmez hale gelir. İşte tam bu noktada atasözünün terazisi devreye girer. Aynaya bakıldığında ne görünüyor?

Sosyal belediyecilik, yalnızca yardım kolisi dağıtmak değildir. Fotoğraf verilecek birkaç etkinlik düzenlemek hiç değildir. Sosyal belediyecilik; düzenli, ölçülebilir, sürdürülebilir ve adil bir sosyal destek sistemini kurabilmektir. İhtiyaç sahibini rencide etmeden desteklemek, gençleri yalnız bırakmamak, engellilerin şehir yaşamına katılımını kolaylaştırmak, yaşlıların kapısını çalmak, çocukların fırsat eşitliğine erişmesini sağlamaktır. Bunlar bütçe kaleminde küçük, toplumsal etkide büyüktür.

Ne var ki uygulamada sıkça şu tablo görülür. Büyük projeler vitrine konur, sosyal projeler rafa kaldırılır. Beton görünür olduğu için tercih edilir; insan odaklı hizmet ise sabır ve takip gerektirdiği için ötelenir. Gerçi şuan bakıldığında Yalova özelinde bundan da bahsetmek çok mümkün değil. Oysa sosyal belediyecilik; asfalt kadar gerekli, bina kadar kalıcıdır. Hatta çoğu zaman daha kalıcıdır çünkü doğrudan hayata dokunur.

Bir başka sorun da süreklilik eksikliğidir. Yeni gelen yönetimler, önceki dönemin sosyal projelerini sırf “başkasının işi” diye sonlandırabiliyor. Oysa sosyal politika rekabet değil, devamlılık ister. İhtiyaç sahibi vatandaş için hizmetin hangi yönetim döneminde başladığı değil, sürüp sürmediği önemlidir. Sosyal belediyecilikte kurumsal hafıza esastır; siyasi hafıza değil.

Belediyelerin sosyal hizmet birimleri çoğu yerde ya personel eksikliği ya da kaynak yetersizliği gerekçesiyle geri planda tutuluyor. Ancak aynı belediyelerin tanıtım, organizasyon ve gösterişli etkinlik kalemlerinde oldukça cömert davrandığı da görülüyor. Bu çelişki, toplumun gözünden kaçmıyor. Çünkü vatandaş artık söze değil, çıktıya bakıyor.

Gerçek sosyal belediyecilik; kriz zamanlarında daha da görünür olmalıdır. Ekonomik daralma dönemlerinde, işsizliğin arttığı süreçlerde, doğal afet sonrasında, eğitim ve barınma sorunlarının yükseldiği yıllarda… Tam da o zaman belediyelerin sosyal refleksi hızlanmalıdır. Eğer en zor zamanda yavaşlıyorsa, orada model değil slogan vardır.

Sonuç olarak belediyecilikte en güvenilir rapor, faaliyet raporu değil; vatandaşın günlük hayatıdır. Pazardaki emekli, servise yetişmeye çalışan öğrenci, evde bakım bekleyen yaşlı, iş arayan genç… Onların hayatında somut bir değişim yoksa, kürsüdeki cümlelerin pek anlamı kalmaz.

Çünkü ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.

Ramazan ayını idrak edeceğimiz bu günlerde ise sosyal belediyeciliğin anlamı daha da büyür. Dayanışmanın, paylaşmanın ve gönüle dokunmanın en yoğun yaşandığı bu dönemde yerel yönetimlerin de ihtiyaç sahiplerini gözeten, sofralara katkı sunan, yalnızları hatırlayan bir anlayışla hareket etmesi gerekir. Ramazan’ın şehrimize ve ülkemize bereket, huzur ve toplumsal yakınlaşma getirmesini dilerim; yapılan her hizmetin de bu ruhu yansıtmasını temenni ederim.