Bu köy düğününde halaya kendimi öyle kaptırmıştım ki geçen sürenin farkına bile varamamıştım. Halay çekerken saatime bakmak aklıma geliyordu ve baktığımda halaydan ayrılıp bir sandalyeye oturuyordum ve terleyen boynumu siliyordum. Hani demiştim ya bu akşamı Cağilçe'de geçirecektim ve akşam karanlığına kalmadan o ilçeye varmalıydım. O büklümlü yollardan inerken o atlı demişti ya... ''Karanlığa kalmasan iyi olur!'' Hani bu bir tedbir...''O karanlık ve de gizemli yolda kurda kuşa yem olmak da var'' diye düşünmüyor da değildim yani.

O sandalyede oturuken saatime baktığımı gören dostlar soruyor...''Niye baktın saatine, vakit henüz erken!'' Hani nerden bileceklerdi ''yola revan olacağımı.''

Ameliyat etmiş olduğum Murat abi omuzuma dokunuyor...''Bir yere yolculuk varsa aklından çıkar, misafirimsin, seni bırakmam!'' İçimden de ''ne desem acaba'' diye düşünüyordum o an. ''teşekkür ederim'' diyordum, ''abi bu gece Cağilçe'de olmayı planlamıştım, bir an önce yola çıkayım, karanlığa kalmayayım!''

Kaşlarını çatıyor...''O da ne demek, ikram edecek bir parça ekmeğimiz vardır herhalde. Sabahı kurt mu yedi sanki, acelen ne!''

Ne desem ki...''Abi planım öyle, söz veriyorum, dönerken sana uğrayacağım'' diyerek veda ediyorum ve arabama yöneliyorum. Hani diyorum ya ''suların göğsüne mehtap inmeden'' yola revan olmalıyım. Ben işte böyleyimdir, doğada yalnız başıma kaldığımda başka dünyalara dalar giderim. Ve gölgelerin oldukça uzamaya başladığı o satbilize yolda ilerliyorum. Öyle vahşi ve bakir bir doğa parçası ki burası... Sağımda dik kayalıklar, solumda akan çay ve onun sesi...Yine solumda dik bir vadi uzanmakta ve çayın hemen kenarından başlayan orman o dik kayalıklara kadar uzanmakta. O dik kayalıklara biz ''kırmıt'' derdik. Kayalıklar drken abartmıyorum, yere doksan derece açı ile gökyüzüne uzanan bu kayalıkların önünde uçan kaartalları görüyorum. Zira buraları onların evi ve üreme alanı. Ya ormana ne demeli! Evet, orası da bozayıların mekanı...

O şiir aklıma geliyor...

''Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda

Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam

Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda

Suna'mın başka köye gelin gittiği akşam.''

Gerçi aqnam beni bir yaz gecesi değil de ''bir kış gecesi'' doğurmuş olsa da ben bu doğanın güzelliklerine dalıp gidyorum...Başka diyarlara hayali seyahat...

Ve işte Şehitler Nahiye'si... O köprüden geçtiğimde yol ikiye ayrılmakta. Sola dönersem Şehitler'e gideceğim, devam edersem ''Cağilçe'' levhasını esas almalıyım. Karnım da açlıktan adeta zil çalmakta...Olsun, nasıl olsa orada cağkebaba çörekleneceğim diye düşünerek yoluma devam ediyorum. Bu derin vadiler arasında tek başınayım ve yol da tenha ve içimden de şöyle demeden edemiyorum: ''Burada insanı infaz edip bir çukura gömseler kimde bulamaz!''

Olsun, yine de korkmuyorum, o evhamı beynimden siliyorum hemen. Şair diyor ya...

''Sahipleri gibiyiz ebenced buraların,

Bu ıssız derelerin, bu yalçın kayaların,

Görmediği gün yoktur sürü peşinde bizi,

Hergün aynı pınardan doldurup testimizi

Kırlara açılırız çıngıraklarımızla.''

Gerçi bende çıngırak yerine arabamın direksiyonu vardı ve yeşillikler vadisini seyrederek ilerliyordum. ''Şehrin uğultusundan bunalmış ruhumu'' dinlendiriyordum adeta...Hava da yavaş yavaş kararmaya baaşladığında hızımı biraz daha artırıyorum. Zira artık asfalt yoldayım ve karanlık çökmeden ''Öğretmenevi''ne yetişmeliyim ve sonra da çağ kebaptan tatmalıyım. Ve Cağilçe levhasını gördüğümde rahatlıyorum ve sora sora Öğretmenevi'ni buluyorum. Hafızamı yokluyorum, bu ilçeye üniversite son sınıfındayken gelmiştim, ama birkaç saat kalabilmiştim...

Öğretmenevi'ne girdiğimde resepsiyona yöneliyorum, görevli kişi başka bir misafirle konuşmakta, ama bir süre beklememe rağmen benimle iligilenmiyor. ''Geyik muhabbeti'' tarzındaki sohbete şahit oluyorum ve diyalog kurmak için birkaç cümle kuruyorum, yarım yamalak, ama adamın beni muhatap aldığı da yok yani...Halk arasında derler ya ''vele dırdır, vele zırzır!'' Sanki adamın karşısında ''başçavuşun beygiri'' var. Sabretmenin lehime olduğunun farkındayım. Hani önceden yer ayırtmadığım için akşam konaklamam adamın iki dudağı arasında...Bu yüzden mümkün olduğunca alttan almam gerektiğini biliyorum. Randevusuz gittiğim için ''bizim it buraya bir balta getirdi mi'' sorusunu yöneltmek gibi bir durumla karşı karşıyayım diyebilirim.

Ve ''zat-ı şahaneleri'' bakışlarını bana yöneltmek lütfunda bulunduğunda içiğmden ''hele şükür'' demeyi de ihmal etmiyorum.

''Buyrun'' diyor, ''yer ayırtmış mıydınız?''

''Hayır'' diyorum, ''uzaklardan geliyorum, şansımı bir deneyeyim, belki bir boş oda vardır! Ne çıkarsa bahtımıza!''

Beni baştan aşağı süzüyor...''Öğretmen misiniz?''

''Hayır'' diyorum, ''eşim öğretmen!''

''Uzaktan geldiğinizi söylemiştiniz!''

''Taa Yalova'dan, benimki bir sılayı rahim...Bu daağların çocuğuyum, bir gariban seyyah da diyebilirsiniz!''

Tebessüm ediyor... ''Hiç de gariban birine benzemiyorsunuz, ne iş yaparsınız?''

Hiç istemediğim halde mesleğimi söylediğimde suyun akış yönü birdenbire değişiyor o anda... ''Hocam'' diyor, ''iki odamız var, birisi özel oda, isterseniz orayı vereyim, ama biraz fiyatlı!''

''Yani suit oda mı?''

''Evet!''

''Suit olsun, teşekkürler!''

Ve ahtarı alıp odaya girdiğimde umduğumdan daha güzel bir mekanla karşılaşıyorum. Dört yıldızlı bir otel odası adeta...Duyuş, hissediş ve algıların zamana ve yöreye göre değişiklik gösterdiğine her zaman inanmışımdır. Bu ilçede böyle bir oda ile karşılaştığımda kendi kendime şöyle diyorum... ''Öp de başına koy, bundan iyisi Şam'da kayısı!''