Kızım orta okula başlamıştı. Okulun yarı yılına doğru yani kış döneminde annesine yeni ayakkabı istediğini söylemiş. Hafta sonu beğendiği ayakkabıyı aldık. Çok mutlu oldu, annesini ve beni sevinçle öptü. Doğal olarak biz de çok mutlu olduk.

Haftanın ilk günü okula yeni ayakkabısıyla giden kızım, akşam okuldan eve ağlayarak dönüyor. Annesi sorgulayınca da:

Emine arkadaşımın ayakkabıları çok kötü, yırtık, delik. Yağmurlu günlerde ayağı hep ıslanıyor. Onun yanında ben yeni ayakkabı giymeye utanıyorum. Yarın eski ayakkabılarımı giyeceğim.

Akşam iş dönüşü evde eşimi ve kızımı çok üzgün gördüm ve sebebini sordum. Eşim kısaca olayı anlatırken, kızım ağlıyordu. Ben:

Bu hafta sonu Emine bize gelir, ona da yeni bir çift ayakkabı alırız.

Kızım çok sevindi. Eşim:

Çok iyi olur. Emine arkadaşın hafta sonu misafirimiz olur.

Ama anne bu hafta hava hep yağışlı. Ben ayakkabımı Emine’ye verdim, ayağına tam oldu. Benimkinin aynısını, hem de aynı renk olanını alalım, ben götürürüm. Emine de bize hafta sonu yeni ayakkabılarıyla gelir, daha iyi olur.

Kızımızın dediğini yaptık. Aynı günün akşamı, aynı ayakkabıdan bir çift daha aldık. Kızımız kendi ayakkabısından çok daha fazla sevindi. Cuma günü okul çıkışında kızımla Emine el ele tutuşup bize geliyorlar. Emine’nin annesi “çam sakızı çoban armağanı misali” bir poşette taze yumurta göndermiş. Kızım ve Emine çok mutlu bir hafta sonu yaşadılar. Birlikte banyo yaptılar. Hava da mevsime göre oldukça iyi ve güneşliydi. Pazar günü kahvaltı sonrası biraz geziniriz diye düşünüyorduk, Emine:

Beni de eve bırakırsanız annem çok sevinir. Sizi çok merak ediyor ve görmek istiyor.

Emine’yi kırmadık, şehir merkezine çok yakın olan Köprü beldesindeki evlerine gittik. Evleri tek katlı, evin arkasında oldukça küçük bir avluları vardı. Emine’nin annesi Havva Hanım çay ikram etmek istedi, kıramadık. Kadınlar çay sohbetini iyice koyulaştırdılar. Aile tam ve tipik bir Karadenizliydi. Havva Hanım evin tam karşısındaki naylon örtülü ve seraya benzeyen yere doğru seslendi.

Ula Tursun bak hele, kimler geldi bize…

Dursun Beyle de böylece tanıştık. Ailenin beşi kız tam yedi çocukları olduğunu, en küçüğün de Emine olduğunu böylece öğrendik. İçeride soba yanıyordu ama biz küçük avluda güneşe karşı oturmayı tercih ettik. Dursun Bey konuşkan ve samimi biriydi.

Biz Karadenizin dağlık, ormanlık bir köyünde yaşardık. Büyük kızımız yeni doğmuştu. Köye gelen orman memuru Ahmet Bey, orman içine doğru bir yol açmak için beni ve köyden dört beş kişi daha buldu. Bir ay kadar çalıştık. Bize çok iyi para verdi. Sonra bana “Dursun, gel seni Ankara’ya götüreyim, orda sana ev de veririz.” Dedi, ben de “hanımla konuşayım, yarın cevap vereyim” dedim.

Havva ile konuştuk “ben ineğimiz olmadan edemem, Ankaralara da gidemem” dedi. Ertesi gün durumu Ahmet beye anlattım.

Dursun Efendi, biz sana inek, inek için yer de buluruz. Devlet memuru olur, çocuklarını okutur, sonra da emekli olur, ev sahibi olursun.

Ahmet beyin elini öpmek, teşekkür etmek için davrandım ama o, elini öptürmedi. Dengimizi topladık, Ankara’nın yolunu tuttuk. Bize Kızılcahamam bölgede ev verdiler, Ahmet Bey sayesinde, evin yanına bir yer çevirdik, sonra da ineğimizi aldık. Oralara alıştık. Bazı zamanlar Havva ile Kızılcahamam’a beraber inerdik, alışveriş ederdik. Kızımız okul çağına geldi, bir de oğlumuz oldu, adını Ahmet koyduk. Ahmet’ten sonra iki kızımız daha oldu. Durumumuz iyi, başımızda has insan evladı Ahmet Bey vardı. Derken günlerden bir gün Ahmet Bey beni odasına çağırdı.

Dursun efendi benim tayinim Karadeniz bölgesine çıktı. Terfi ettim, müdür oldum. İstersen seni de yanıma alayım.

Şefim, ha ha hayırlı olsun müdürüm. Sen bize hep babalık ettin ya, ben bir de Havva ile konuşayım.

Havva ile konuştum; “Ahmet Bey giderse biz buralarda öksüz kalırız. Biz de gidek, ama ben ineğimden nasıl ayrılırım” dedi. Ertesi gün müdürüme durumu anlatım,

Havva “Ahmet Bey giderse biz buralarda öksüz kalırız” der, ama ineği satılacak diye üzülür.

Kurumun arabası bizim eşyaları taşıyacak. Bir araba da sizin eşyalarla ineğinizi alır.

Havva hanım da alıştığı hayvanından ayrılmaz. Hadi hayırlı olsun bakalım.

Bir hafta on güne varmadan yeni yerimize ulaştık. Buradaki evimiz daha geniş ve rahattı. Havva’nın ineği için de yer bulundu. Büyük kızımız burada okuluna devam ederken, Ahmet okul çağına vardı. Burada daha rahattık. Derken burada bir kızımız daha oldu, nüfus oldu yedi. Havva; “hanemiz büyüdü, çoğaldı, bu ineğimiz bize yetmez oldu, bir sarıkız daha alabilsek” diyordu. Durumu müdür babamıza anlattım-

Yakın köylerden bir bak. Genç, iyi cins bulursan bir çaresine bakarız.

Çok geçmeden sarıkızı daha aldık. Alırken müdür babamız da para yardımı etti; “arada bir bize de biraz süt verirsin” dedi, o kadar.

Allah ondan razı olsun. Bize tam bir babalık yaptı. Hanımı da çok iyiydi. Hiç çocukları olmadı. Bizimkileri öz çocukları gibi severlerdi. Onlar sayesinde evimiz, yuvamız oldu. Çocuklarımız okudu, makam, mevki sahibi oldu.

Dursun efendi siz Karadeniz bölgeden buraya nasıl geldiniz.

Müdürüm emekli olacaktı. O sıra Ahmet oğlumuz öğretmen olmuş, tayini buraya çıkmış idi, büyük kızımız da İstanbul’da bir şirkette muhasebe müdürüydü. Müdürüme “siz olmayınca biz burada durmayız, Ahmet oğlumuz sayenizde öğretmen oldu, bizi onun yanına, yakınına gönder” dedim. Allah razı olsun bu da yaptı. O emekli oldu, biz buraya dengimizi topladık. Bizi yanına gönderdiği Musa müdürüm de babacan biriydi. Ahmet müdürümden ayrılmak bize çok ağır gelse de iki yıla varmadan daha ağır bir acı yaşadık. Musa müdürüm o gün beni odasına çağırmış, çok sevdiği eski şefi Ahmet müdürümün dün rahmete ulaştığını söylemişti. Ailecek çok üzüldük, ağladık. Allah gani gani rahmet eylesin, mekanı cennet olsun.

Gerçekten size tam bir babalık yapmış. Rahmeti bol olsun.

Benim de emekliliğim gelmişti. Emekliliğimi istedim. Uzun sürmedi, emekli oldum, ikramiyemi aldım, emekli maaşım bağlandı. İkramiye ile bu evin arsasını aldım. Sonra Ahmet müdürümün mezarını ziyaret ve hanımının elini öpüp, helalleşmek için yola çıktım. Havva ikinci oğlumuza hamile olduğu için benimle gelemedi.

Öbür kızlar nerede?

Biri Bursa’da hemşire. Onun küçüğü de onun yanında üniversitede okur. O da kimya mı ne okur, mühendis olacak. Onun küçüğü de İstanbul’da ablasının yanında lisede okur, seneye üniversiteli olacak. Küçük oğlumuz Halil de bu yıl liseye başladı, Emine zaten biraz da sizin kızınız gibi oldu.

Dursun bey hepsini de Allah bağışlasın. Maşallah yedi çocuk, üçü okumuş, eli iş tutar. Diğerleri okumakta. Bu devirde epeyce zor bir durum.

Eh şükür olsun, şimdilik idare ediyoruz.

İzin isteyip ayrıldık. Sonraki yıllarda da arada bir görüştük Kızımız ve Emine liseyi bitirdi. Kızım üniversiteli oldu. Emine de okumak için bir şekilde Amerika’ya gitti. Bir gün yolum düştü, bir hatır sorayım diye Dursun efendiye uğradım. Kapıyı Havva Hanım açtı ve sevinçle içeriye doğru seslendi.

Ula Tursun, bak kim gelmiş bize…

Dursun efendiyle kucaklaştık, Havva Hanım ayran ikram etti, sohbet koyulaştı.

Bizim küçük oğlan Halil, geçen yıl okulu bitirdi. Gıda mühendisi oldu. O da bizden uzakta. Büyük bir şirkette çalışır. Emine dersen çok uzakta, görmeyeli yıllar oldu. Havva ile bir ben kaldık. Kocadık, yedi evlat yetiştirdik de birinden biri evlenip kucağımıza bir torun vermedi.

Tursun’m doğru der. Neden evlenmezler anlamadım. En büyük kızın yaşı da geçti, saçı ağardı. Ahmet oğlan iki adım ötemizde oturur da ne evlenir ne de bir gün olsun bizimle kalır. Bazan haftada bazan ayda bir uğrar. Kızlar zaten başka başka yerlerde çalışır, evlenmez. Artık sen de bizden sayılır bir ağabeysin, inan olsun, imkan olsa ben bir bebek doğuracağım. Ha bu bizim uşakları anlayamadım gitti.

Haklısın Havva bacım ama günümüzde hayat şartları çok ağır. Onların da kendilerine göre bir hesabı vardır.

Dursun efendi söze girdi:

Bizim uşaklar böyle hayırsız ve dölsüz olunca, ben de kendimi ineklerimle, sarı kızlarımla avutur oldum. Tam yediye tamamladım, evlat yerine, torun yerine onları severim.

Dursun efendiyle evin karşısındaki sarı kızların yanına geçtik. Çok kocaman bir çoban köpeği karşıladı bizi. Görüntüsü ürkütücü ama çok uysal bir hayvan. Dursun efendinin kokusunu alan, sesini duyan sarı kızlarda ise sevinç ifade eden bir hareketlilik başladı. Dursun efendi sarı kızları bana tek tek tanıttı.

Aha bu Elif, bu Ayşe, bu Fadik daha bir yaşında. Şu Tosun, erkektir ve sekiz aylıktır. Şunlar da sırayla Mahmure, Selvi ve Safinaz… Hepsini de evlat gibi sever, okşar, bakarım. Halimiz aha böyle beyim.

Ben izin istedim, Havva Hanım elime bir süt bidonu, bir poşete de yumurta tutuşturdu.

Sevindik ama böyle olmaz, tezden bir daha hanımla gelesin. Selam söyle…

Yine aradan epeyce bir zaman geçti. Bir gün Halil işyerime geldi. Benim meslek alanımla ilgili bir sorun yaşadıklarını, uygun bir zamanım olursa beni çalıştığı şirkete davet etti. Sorunu dinleyip, çözümü nü anlattım. “Yolum düşerse yine de uğrarım” deyip; anne-babasını sordum. Halil’in yüzü birden değişti, gülerek anlatmaya başladı.

Babam iki hafta önce beni çağırdı ve “evime ve elime en yakın, en küçük çocuğumuz sensin. Senden küçük olan çoook uzaklarda. Ötekiler bizi zaten dinlemez. Ula hiçbiriniz kucağımıza bir torun koymadınız. Ben de kararımı verdim. “Eliyle inekleri işaret ederek” Ben de bu çocuklarımı gezmeye, tatil için memleketteki yaylaya götüreceğim. Bana tezinden bir tır bul, parası da önemli değil. Emeklimden vereceğim. Hepinize kızmışım. Ötekilere de sen anlatırsın ki, anlarlar belki…

Baba iyi hoşda, bunları satsak, sen memlekette beğendiğini alsan, onlarla vakit geçirsen daha iyi olmaz mı?

Ula oğlum beni ne ötekiler anlar, ne de sen anlarsın. Sizin yerinize onları koymuşum, Onların herbirine güzel adlar vermişim. Onlar beni görünce sevinir, elimi yüzümü yalarlar. Ula siz bazı bayramlarda bile gelmezsiniz. Neymiş, ev küçükmüş, ev darmış. Ula siz saraylarda mı doğdunuz… Sen bana tırı tez bul.

Tamam tır bulayım da, bu yedi hayvan orta boy bir kamyona bile sığar, neden tır istersin?

Şimdi tepemi attıracaksın. Ben onları sizi sever gibi sever okşarım. Tatile gidecekler. Anlamaz mısın, neden sıkışık, itiş kakış gitsinler, onlar da can değil midir…

Babam çok kararlıydı. Bulduğum tıra; babamın sevgili yedilisini ve karabaş köpeğini koyduk, yolcu ettik. Tır yaylaya varmadan yaylanın bağlı olduğu kasabada arızalanıyor. Geceyi orda geçiriyorlar. Ertesi gün, ama buradan çıkışlarından tam üç gün sonra yaylaya varıyorlar. Akşama doğru da yayla düzenini kuruyorlar. Yorgun babam akşam yemekten sonra hemen uyuyor. Sabah erkenden kalkan babam çok mutlu, etrafına bakıyor yedi çocuğu yayla çayırında da mutlu… Karabaş, karabaş ortalıkta yok. Çağırıyor, arıyor karabaş yok. Epeyce uzağında olan yayla komşusu Yusuf efendiye varıp, karabaşı soruyor.

Yusuf efendi:

Komşu sen yorgundun, erken uyudun da duymadın, Gece burada kurtlar, çakallar, her türlü hayvanat uyanır, ulur bağırır. Sen bunları unutmuşa benzersin.

Sen de hele benim karabaşa ne oldu?

O senin karabaşın koca gövdesi göreni ürkütür ama; kendisi çok korkak, çok ödlekmiş. Bir kedi bile ondan daha yiğit olur.

Halil:

Babam kocaman karabaşı, el bebek gül bebek büyüttü. Hayvan cana yakın ama çok ürkek oldu. O gece alışık olmadığı o ortamdan korkup, güvenli gördüğü kasabada, tırı tamir eden, tamirci dükkanına sığınmış. Babam onu tekrar yaylaya götürmüş ama geceleri dışarda bırakmıyor kendi yanında tutuyormuş.

Havva Hanım?

Anam “dizlerim çok ağrıyor, gayri kocadım” diye sızlanır. Babamla gitmedi. Ben iş çıkışı zorda olsa anamın yanına geliyor, sabahları da işe yetişeyim diye çok erken çıkıyorum. Babam dönene kadar da böyle olacak.

                  

.