Değerli okurlar;
Halisane dileklerimizi özenle yinelemiş olsak da her yıl bir önceki yılı arar olduk.
2026’nın ilk yazısında İki emekli öğretmenimizin geride bıraktığımız son birkaç yılı yorumlayışını konu aldım.
Yeni yıl 2026’nın ülkemize ve tüm insanlara sağlık ve mutluluk getirmesini diliyorum. Geride bıraktığımız yılın acı ve sıkıntıları da dilerim bitip gitmiş olsun.
HEP GEZEN MÜJDAT AMCA
O yaz lise ikiden üçe geçen Sadık yaz tatilinde babasının ayakkabı satılan dükkanında çalışıyordu. İşler çok kesat, insanlar sadece vitrine bakıyor içeri giren pek olmuyordu.
Sadık bütün gün yoldan gelip geçenleri seyrediyor, babası yan pasaj içindeki çay ocağına gidip esnaf arkadaşlarıyla sohbet ediyordu. Dükkandan çıkarken “müşteri gelirse bana seslenirsin” diye tembih ediyordu.
Babası çıkınca Sadık kapı ağzında küçük ve alçak bir kürsüye oturup gelip geçenlerin yüzünü ve bedenini kendince yorumlamaya çalışıyor “şu geçenin ‘acelesi var herhalde’ bu kadın ‘çok sıkıntılı görünüyor’ işte bu genç ‘iş arıyor ama pek umudu yok gibi’ görünüyor” diye kendince yorumluyordu. Arada bir babası pasajın köşesinden bir göz atıp arkadaşlarına dönüyordu. Haftada bir iki ufak tefek alışveriş olsa da ne kiraya ne de geçinmeye yeterdi.
Sadık’ın o akşam televizyon izlerken içi geçmişti. Gözlerini açtığında anne babasının yan odadan çok kısık konuşma sesleri geliyordu. “Bak hanım günü bir yana koy; bir koca hafta bile siftah yapmadan dükkan açıp kapıyoruz. Geçimi bir yana koy, dükkan kirası bile çıkmıyor.” Arada Gülten hanımın “ama nasıl olur” diye sorgulayan ağlamaklı sesi geliyordu.
Sadık ‘okulu bırakıp, bir işe girsem mi’ iç çekişmesiyle odasına çekilse de sabaha kadar gözüne uyku girmedi. Sabahları babasından sonra kahvaltı edip çıkıyordu. O sabah biraz daha geç çıktı odasından, ‘belki annemin ağzından bir şeyler alırım’ diye umsa da anası uyurgezer bir havada, sanki bu dünyada değildi.
Dükkana vardığında babası küçücük masasında bir şeyler yazıp çizer gibi görünse de bazı derin hesaplar içinde olduğunu anlamak zor değildi. Musa hoca oğlunun geldiğini bile fark etmemişti. Çok iyi bir matematik öğretmeni emeklisiydi. Oğlunun “günaydın baba” sesiyle başını kaldırıp; “günaydın olsun da, pek iş güç yok. Evde kalıp dilensen, kitap falan okusaydın” deyice; Sadık diyecek bir şey bulamadı. Önce dükkanı usulcana süpürdü, sonra sağın solun tozunu alır gibi yaparak biraz oyalandı.
Musa hoca her gün olduğu gibi pasaja gidince Sadık küçük kürsüsünü alıp kapıya oturdu, gelip geçenleri seyre ve süzmeye başladı. Her gün sabahtan akşama bu caddeden en az beş altı defa geçen bu yaşlı adam yürürken kendi kendine konuşur gibi görünse de pek sıradan birine benzemiyordu.
O gün ve ertesi gün Sadık, özellikle o yaşlı adamı gözlemeye ve takibe almaya başladı. Her sabah saat dokuz civarında caddenin karşı kaldırımından iskele tarafına doğru gidiyor, kırk kırk beş dakika sonra caddenin Sadıkların tarafındaki kaldırımdan geçiyordu. Sonra yine karşı kaldırımda ve aynı zaman aralığında Sadıkların dükkanının önünde… Adeta kurulu bir saat gibi ve çok disiplinli bir tempoyla bu yürüyüş aksamadan sürüyordu.
Sonunda Sadık merakına yenildi ve dükkanın önünde yaşlı adamın önünü kesip “amca otur biraz soluklan, size bir çay getireyim” dese de yaşlı adam “sağ olasın genç yeğen, şimdi olmaz” deyip yürüdü. Belli ki ikram kabul etmiyor, yakınlık kurmak istemiyordu. Sadık her gün davetini yinelese de yaşlı adam hep o kibar ve nazik tavrıyla teşekkür ediyordu.
Musa hoca iki gün önce cama ‘DEVREN KİRALIK’ yazısı asmıştı. Sadık bunu beklediği için babasına soru yöneltip, incitmek istemedi. Yaşlı adam geçerken önce dükkanın içine bir göz attı, Musa hoca görünürde yoktu. Sadık başı önüne eğik yaşlı adamın geldiğini bile fark etmedi. “Hadi genç yeğen çayın varsa getir, yoksa dert etme.”
Sadık yaşlı adamın elini öpmek istese de adam izin vermedi. Çayını yudumlarken “bu dükkan önceleri iyi iş yapardı, bunu fark ederdim. Son zamanlarda hangi esnafın iş düzgün ki… Ben her gün böyle yürür gezer, zaman öldürürüm.”
“Hep gezen amca benim adım Sadık, babam Musa emekli matematik öğretmeni. Sizin adınız ne ?”
“Adım Müjdat, ben de emekli Felsefe öğretmeniyim. Emekli olunca burası emekliler için uygun ve yaşanılacak yer diye duyduk. Büyük depremden birkaç yıl önce emekli ikramiyemi, hanımın bir kaç altınıyla birleştirip bir daire aldık. Tarık oğlumuz tek çocuğumuzdu. Geçinip gidiyorduk. Arada bir arkadaşlarla buluşup akşam yemeği yiyor, bir iki kadeh içip eğleniyorduk. Gündüzleri de buluşup, çay içip söyleşiyorduk… Amma…”
Müjdat amca konuşmakta zorlanıyordu. Birden bire kalkıp “tanış olmasak da babana selam söyle. Onun olduğu bir gün yine çay içmeye uğrarım” deyip gitti. Şaşırmıştım, sanki yetişkin biriymişim gibi benimle konuşup dertleşmeye başlamıştı.
Aradan henüz bir hafta bile geçmemişti, Müjdat amca omuzuma dokunup “baban yine görünmüyor ama inşallah çayın vardır” deyince toparlandım.
“Babam bugün karşıya geçti, akşama da orada kalabilir” dedim. Müjdat amca oturmyıp yoluna devam etti.
Babam biraz yorgun, biraz moralsiz ertesi gün döndü. Küçük masasının başına oturup yine hesap yapmaya, yazıp çizmeye başladı. Daha hava kararmadan da bana “kapıları kapat, bu akşam eve biraz er gidelim” dedi. Belli ki babamın beyni hesap yorgunu, yüreği buruktu. Adımlarımız yavaş, evimizin yolu uzuncaydı. Babam elini omuzuma koydu: “Dün bize mal veren toptancılarla konuştum. Ülkenin durumu ortada, onlar da her şeyin farkındaydı. Asında onlar da sıkıntıdaydı. Günü geçmiş borçlarımızın gecikme faizini sildiler, elimizde kalan bazı malları da borcumuza karşılık alacaklar ama yine de epeyce borç çıkıyor.”
Ben sessizce dinlemiştim, babam sanki biraz rahatlamış gibiydi. Eve yaklaşmıştık, Rıza Marketin önünden geçerken babam içeri daldı “battı balık yan gider” diyerek bir ufak rakı aldı. Akşam yemek masasında pek konuşulmadı. Masadan kalktığımızda babam biraz çakırkeyif, anan oldukça kaygılıydı.
Ertesi sabah dükkanı ben açtım. Babam öğlene doğru geldi. Dinlenmiş ve kararlı bir hali vardı. “Devren kiralık ilanımıza bu güne kadar tek bir talip çıkmadı. Mal sahibimiz ta Ankara’da, telefonla konuşmak doğru olmaz; ama oralara da gidemem…” diye sanki kendi kendine konuşuyordu. Sonra bana dönüp “bu ayakkabıları yavaş yavaş toplayıp kutularına koyalım” deyip, çıkıp gitti.
Babam akşamüstü geldiğinde bayağı keyifli görünüyordu. “Böylece bırak, kapıları kapat eve gidiyoruz” deyince oldukça şaşırmıştım.
Yürürken “dükkan sahibimiz Hafız amcaya telefon ettim. Beni sabırla dinledi, ‘her şeyin sonunda bir hayır vardır’ diyerek beni rahatlatmaya çalıştı. Devren kiralık yazımızı gören biri onu arayıp ‘devren olmaz, ama eğer boşalırsa biz sizin yeri tutmaya talibiz’ demişler. Hafız amca bana ‘rahat ol, her şey olacağına varır, iki ayılık kira borcunuzu da helal ettim, bu ayın sonuna kadar toparlanırsınız’ deyince ne diyeceğimi bilemedim. İşte evimize de vardık. Sen önden git, ben marketten bu akşam da bir ufak alayım” dedi. Doğrusu bende epeyce rahatlamıştım.
Ertesi gün ‘DEVREN KİRALIK’ yazısını indirdim. Hazırlanan kolileri kargoya veriyorduk. Elimizde kalacak olan biraz mal için babam; üçüne beşine bakmadan paraya çevirip biraz borç kapatma çabası içindeydi.
Bir koliyi daha babamla bantlarken “kolay gelsin beyler” diye Müjdat amca içeri girdi. Babama “Müjdat amca emekli felsefe öğretmeni” deyip, Müjdat amcaya dönüp “babam Musa emekli matematik öğretmeni” diye tanıştırdım. Babam “sen bize pasajdan taze çay söyle” deyip, meslektaşını küçük masasına buyur etti, koyu bir sohbet başladı. Ben üçüncü çayı söylemeye giderken “yeğenim hele bir dur, burada çay düzeniniz var sanırım. Sen burada güzel bir çay demle, çayımızı hem keyifle hem de hesap yapmadan içelim” dedi.
Çayı demlerken ben de konuşmaya dinleyici olarak kaynak olmuştum. Müjdat amcanın konuşma üslubu çok hoştu. Dikkat ettim babam da keyifle ve ilgiyle dinliyor, daha az konuşuyordu. Hazırladığım çayı masaya bırakırken “hay ellerine sağlık yeğenim, şöyle ağız tadıyla içelim” dedi. Sonra babama dönüp “arkadaşlar Müjdat Gezen’e atıfla bana; ‘hep gezen Müjdat’ diyorlar. Çünkü eskiden olduğu gibi çay bahçesine, kahvehaneye gidip onlarla oturamıyorum. Bir çay olmuş otuz lira… Masada bir kişi hesap ödemeye kalksa en az yüz elli iki yüz lira. Tek başına oturup çay içmenin de keyfi olmaz. Sabahtan akşama tek çayla vakit dolmaz. ‘Evde otur birader’ desen oturulmaz, hanımla kavga olur.” Deyince Babam araya girip “biz çayımızı burada demleyip vakit geçiriyorduk, bakalım bundan sonra bizim halimiz no’lacak…” der demez; Hep gezer amca “son birkaç yıldır bu sıkıntılar çok artı. Eskiden emekli maşıyla orta halli bir hayat sürdürürken; bu gün sadece emeklisi değil işçisi, memuru, esnafı ve hele asgari ücretlisi sürüm sürüm sürünüyor. Emeklinin ve asgari ücretlinin maaşı ev kirasına yetmiyor. Sadece ev kiraları değil çarşı pazarda fiyatlar almış başını gidiyor. Bize bunu yaşatanların bir eli yağda, bir eli balda… Atalarımız boşuna dememiş ‘tok açın halinden anlamaz’ diye.” Biraz susup nefeslendikten sonra Babama dönüp:
“Hocam sen neden hiç konuşmazsın? Haklısın tabi, benim çenem düşmüş, hep ben konuşmuyorum. Çok şükür benim başımda sizinki kadar ağır bir yük yok. Oğlum, tek evladım Tarık fizik öğretmeni. KPS sınavında başarılı, yüksek bir puanı var ama yıllardır ataması yapılmadı. Gelinimizde aynı şekilde bir özel okulda asgari ücretin az üstünde bir maaşla çalışırken geçim sıkıntısına düşüp boşandılar. Tıp okumak isteyen güzel torum Gülnaz bize kaldı, şimdi bizim yanımızda. Hocam sen bu düzenin ezdiği birisin ama neden hiç sesi çıkmaz acaba? Yeminler olsun ben ajan falan değilim ‘bu adam düzene karşı, başımızdakileri eleştiriyor’ diye seni ispiyonlamam. Sen de konuş biraz, rahatlarsın” dese de babam “siz bu çarpık düzeni çok iyi ifade ediyorsunuz” diye sözü Müjdat hocaya bıraktı.
“Sabah evden çıkar akşama kadar bu caddelerde, sokaklarda hep gezer yürürüm sanılır ama ben gezip yürürken başımıza düzeni saranlara yukardan aşşa hep okurum. Sadece cehalet, sadece din sömürüsü, sadece vurgunculuk-hırsızlık, sadece baskı rejimi, sadece yoksulluk, sadece çarpık eğitim düzeni, sadece enflasyon değil; bütün bunları başımıza saran dış ve iç düşmanlarımızın Atatürk Cumhuriyetiyle hesaplaşma, onu yıkma planının parçalarıdır. Bak değerli meslektaşım; senin de benim de yeşil pasaport edinme hakkımız var mı var. Ama cebimizde pasaportunuz var mı, yok. Gavur dediğimiz emekliler dünyayı geziyor, biz yurtiçinde bile bir geziye katılamıyoruz. Torun torba emekliliğin tadını çıkarmak yerine seni bilmediğin ve beceremeyeceğin bu işleri tutmaya zorlayıp, seni borç batağına gömen bu düzeni ancak bizim güçlü irade ve dayanışmamız sonlandırır. İrade birliği dayanışmaya öncülük önderlik edecek makamlar kayyumla; saygın ve güvenilir kimseler gizli tanık beyanıyla Silivri zindanına atılıyor. Senin sıkıntının da büyük olacağını tahmin ediyorum. Hayatın bir matematiği olduğunu siz benden çok daha iyi bilirsiniz. Sıkıntınızı içinizde büyütmeyin. Ben bu kentin caddelerini, sokaklarını her gün dört beş, bazen beş altı turlayıp hep geziyor ve bu düzeni başımıza saranlara da hep sayıyorum. Anadolumuzda ‘yiğit namıyla anılır’ diye bir söz vardır. Benim namım da ’Hep Gezen Müjdat’. Hadi bana müsaade” deyip ayağa kalkan Müjdat hocayı babam kapıya kadar geçirip, sıcak bir şekilde uğurladıktan sonra “çok hoş ve birikimli bir felsefe öğretmeni. Keşke daha önce tanışmış olsaydık. Hep gezen biri olması da çok ilginç” diyordu.