‘Uzun Doğu Anadolu Turu’ otobüsüne gece bindik. Yanımda eşim, heyecanlı ve çok mutluydum. Terör belası nedeniyle hep ertelediğim, ancak hep düşlediğim gezimiz başlıyordu.
Terör henüz sıcaklığını korurken çok cesur bir kararlılıkla bu turu düzenleyen emekli öğretmen, tam bir kara gözlü Karadeniz uşağıydı. Gezimiz onun yaşadığı İnegöl’den başlayıp Bursa, Yalova, İzmit ve Ankara’dan katılımcılarını toplayarak ilk durağımız Hatay’a merhaba dedik. Hatay gezimizi tamamlayınca geceleme Gaziantep’te yapıldı. Kahvaltı sonrası kentteki gezmelerin ardından; akşama Urfa’da sıra gecesinde oyunlar eşliğinde çiğköfte ikramı çok güzeldi.
Ertesi gün Mardin ve Midyat… masal gibi, rüya gibi bir gün ve geceyi Midyat’a geçiriyoruz. Sabah Hasankeyf’teyiz ve ben babamın ‘ölmeden önce mutlaka Hısnıkeyfa’yı ve orada yeşil gözlü Kürt kızlarını gör’ öğüdünü hatırladım. Tam o sıra eşim henüz on yaşlarında ve yöresel giysiler içindeki yeşil gözlü Berçe’yi görüyor. Berçe’nin fotoğrafını çekiyorum, eşim satmaya çalıştığı şeylerden alıp onu birkaç kez öpüyor ve yola deva ediyoruz.
Yolumuz uzun, programa bakıyorum gezilecek yerler çok. Otobüsümüzde herkesle yakından ilgilenen ufak tefek Songül kız özel olarak dikkatimi çekiyor. Giyimi sade ve oldukça eski görünüyor. Yüzü hiç makyaj görmemiş bibi ama çok sevimli… Yaşını en fazla on sekiz gibi tahmin ediyorum.
Diyarbakır sonrası Van kıyısından süzüle süzüle Tatvan varıyor ve orada geceliyoruz. Sabah Bitlis’e vardığımızda otobüsümüzü durduran askerler, şehir merkezine girmeden ve hiç durmadan kent dışına çıkmamızı istiyor ve bizler biraz korku duyarak Güneydoğu ve Doğu Anadolu gerçeği ile yüzleşiyoruz.
Otobüsümüz uzun bir tırmanıştan sonra dik aşağı inişe geçiyor ve muhteşem Nemrut krater gölüne varıyoruz. Yabancı turistler çadırlı kamp kurmuş; ancak dikkat edince bunların gezgin turist olmadıkları hemen dikkat çekiyor. Kimileri ellerindeki notluğa bir şeyler yazıp çiziyor, kimileri fotoğraf çekiyor, kimileri su ve toprak ölçümleri yapıyor.
Bizler biraz çevreyi, biraz yabancıları izleyip yeniden yola koyuluyoruz. Songül “hiç çay içmediğinizi fark ettim. İsterseniz size güzel bir Türk kahvesi de yapabilirim” deyince hem çok sevindim hem de dikkatine hayran oldum. Gerçekten hiç çay içmeyen biri olduğumu tespit etmişti.
Tam o sıra tur operatörü emekli öğretmen mikrofonu alarak “değerli dostlar az sonra Tendürek geçidine varacağız. Solumuzdaki tepede askeri karakolun çok büyük Türk Bayrağını göreceğiz ama… ama teröristler her an yolumuzu kesip kimlik kontrolu bahanesiyle propaganda yapabilirler. Lütfen sakin ve sinirlerinize hakim olun, lütfen tepki vermeyin. Yanınızda Türk bayrağı gibi şeyler varsa lütfen onları da gizleyin” diye sözünü noktaladı. Biz yolcuların yürek hoplaması ise otobüsü bir sağa, bir sola sallar gibiydi. Kimileri dualar okuyor, kimileri kısık sesle milliyetçi sloganlar atıyordu. Sonunda kazasız belasız geçitten iniş aşağı yol alırken, hepimiz derin bir nefes almıştık.
Songül “istesen kahveni şimdi yapayım amca” deyince, “sen önce herkese bir su ver. Kaptana da söyle hemen bir ihtiyaç molası versin. Durum acil, tuvalet olan yer aramasın. Herkes ihtiyacı için kendine göre bir yer bulur” dedim. Kaptan önerimi dikkate alarak birkaç dakika sonra durdu. İhtiyaç molası on dakika denilse de mola süremiz bir saate yakın sürdü.
Songül’e kahvemi arkadaki boş koltukta içeceğimi ve kendisine bir iki sorum olacağını söyledim. Kendisine de bir sade kahve yapmış. Eşime “Songül kızla arka koltukta biraz sohbet edeceğiz” deyip izin aldım.
Kahve kısıtlı koşullara karşın gerçekten çok güzeldi. Demek ki Songül becerikli bir kızdı.
Lafı dolandırmadan ve kestirmeden “Songül kız, senin sıradan bir kız olmadığın anlaşılıyor. Hemen hemen senin yaşında, üniversite öğrencisi kız torunum var. Peki ya sen okuyor musun?” Kısa bir duraksama sonrası Songül:
“Anam kırk sekiz, diyelim ki elli yaşında. Saçları bembeyaz, ağzında tek bir dişi bile kalmamış. Babam yetmişini geçmiş, seksene merdiven dayamış. Anam babamın ikinci hanımı, babamın ilk hanımından iki kızı, bir oğlu varmış diyelim. Anamı on altısında gelin etmişler. Babamsa kırkını geçmişmiş. Üst üste üç oğlan doğurmuş anam. Evin hemen altıdaki ahırda üç inek, otuz kırk kaz varmış. Babam yaz olunca biraz ot biçer eve taşır, sonra biraz zahire getirir, bütün kış yatar hep demli çay istermiş.”
Songül biraz nefeslenmek, bir de yolcuları kolaçan etmek için şöyle bir turlayıp geldi. “İşte böyle zorlu bir hayata daha çocuk yaşta başlamış anam. Sonra peş peşe tam yedi kız ve ben yedinciyim.” Oh işte hepsini dedim havasında bir rahatlama ile yerinden kalkan Songül “İsterseniz size bir kahve daha yapayım” diye yanımdan kalktı. Eşimin göz ucuyla bizi merakla izlemekte olduğunun farkındaydım. Yanına gidip “istiyorsan sen de gel. Songül epeyce duygulandı. Pek göstermeden biraz ağladığını sanıyorum. Ama daha içini döküp, söyleyecekleri olduğunu düşünüyorum” dedim.
Eşimle birlikte arkadaki beşli koltuğa oturduk. Otobüs oldukça sessiz, tüm yolcular uyuklar gibiydi. Yanımıza gelen Songül’e bir su rica ettiğimi söyledim. O önce eşimi sonra beni sarılarak uzun uzu öptü, ikimizi arasına oturdu.
“Bilir misin amca babam bizimle hiç konuşmazdı, bizi hiç sarılıp öpmedi.” Hemen araya girip “ben amca değil, dedeyim. Yaşı senden az daha büyük kız torunum var” deyince; Songül biraz daha rahat, biraz daha sıcak bana iyice sokuldu. Sonra “ben doğunca ve de kız olduğum görülünce anam “bu kızın adı Songül ve doğurduğum son çocuk olsun” demiş. “Sözünde de durmuş. Ben ilkokulu bitirdiğimde benim bir büyüğüm olan ablamı istemeye gelmişlerdi. Ben dahil toplam üç erkek, yedi kız tam tamına on kardeştik ve en küçük bendim.”
Songül biraz heyecanlı, duygularıyla dünlerde gezen ama gerçekçi ve ağlamaklı bir haldeydi. Biraz nefeslenmesi, ferahlaması gerekliydi. Eşim Yanaklarını okşarken onun göğsüne kapanıp hıçkırarak uzun süre ağladı. Biz diğer yolcular duyup rahatsız olmasın diye epeyce çaba harcadık ve başarılı da olduk. Kimseler duymadı. Gece yarısı olmuştu. İhtiyaç molası için yol üstü bir tesiste otobüsümüz durunca eşim Songül’ü hiç yalnız bırakmadı. Lavaboda elini yüzünü yıkamış, kolonya ile elini bileklerini ovmuş. Otobüsümüz hareket ettiğinde keyfimiz tamdı.
Biz onu biraz daha rahatlatmaya çalışırken Songül sanki hikayesini tamamlamak istiyor gibiydi. Otobüsün iç ışıkları sönüp gece ve uyku haline geçilince Songül “ilkokul bitmiş, anama yardımcı olaya çalışıyordum. Anam yorgun, adeta yaşlı nine gibi olmuştu. Oysa daha kırkında var yoktu. Dönüp bana ‘bak bu diyeceklerimi iyi duy, duy da unutma. Daha on altı yaşımda, beni babam yaşında adama verdiler. On yedimde Berkan’ı doğurdum, sonra iki oğlan daha… Sonra kızlar kızlar… Sen yedinci oldun ama arada düşüklerin, hemen ölenlerin sayısını bile unuttum. Sen var gerisini hesap et. Töremiz böyle seni de on altı, deki on yedide gelin ederiz. Amma buna gönlüm razı değil. Sen oku, okumaya devam et, kendini kurtar. Ben hep arkanda dururum. Bu dediklerimi hiç aklından çıkarma. Senin de ahırına üç inek, kırk elli kaz; karnına koynuna da on on iki çocuk koyarlar. Daha kırkına varmadan benim gibi ağzında diş, dizinde derman kalmaz’ dedi. İkimizin de elindeki ahır süpürgesi yere düşmüş, birbirimize sarılmış ağlıyorduk.”
Songül tam bir duygu selinde ağlamaklı, eşime yaslanmıştı. Tam o sıra otobüsün iç ışıkları yandı, kaptan “günaydın efendim. Kars’a yaklaşmış bulunuyoruz. Az sonra kahvaltı alcağımız mola yerine varmış olacağız” anonsu ile herkes koltuğunu düzeltip gözlerini ovuşturmaya başladı.
Yöresel tatların sunulduğu kahvaltı gerçekten güzeldi ve iki saate yakın süredir oradaydık. Saat dokuz olmuştu. Tur operatörü Ayhan Bey “afiyet olsun arkadaşlar, saat on gibi Ani Ören Yeri’de olacağız. Kendisi de buralı olan Songül kızımız rehberimiz olarak sizlere eşlik edecek” deyince bütün gözler Songül’e döndü ve kocaman bir alkış tufanı yaşandı. Ayhan Bey devamla “Ani gezimizden sonra serbest zamanımız olacak. Saat on dört gibi toplanır, Kars’sın görülmesi gereken kalesi ve hemen karşısındaki Evliya Camisini gezeceğiz, sonra Sarıkamış’a doğru hareket edeceğiz ve gecelememiz de Sarıkamış’ta olacak” dedi.
Gezi boyunca her önemli durakta yöreyle ilgili profesyonel rehberler eşliğinde gezip bilgilendirilmiştik. Kars ve yöresi ise gerçekten çok farklı ve ilginçti. Tur katılımcılarının tamamı biz bile, Songül’ü otobüsün servis hizmetlisi, hostes gibi görüyor, biliyorduk.
Yaşanan şok ve gerçek hepimizi mutlu etse de ciddi şaşkınlık nedeni olmuştu. Songül’ün verdiği bilgileri ilgiye dinliyor, konu hakimiyetini, konuşma üslubunu hayranlıkla izliyorduk.
Kars Sarıkamış arası Ayhan Bey “Songül Hanım kızımız şimdi sizlere önce Türkçe, sonra Fransızca ve daha sonra İngilizce bir türkü sunacak. Bildiğimiz kadarıyla lütfen ona eşlik edelim” diye mikrofonu Songül’e verdi.
Songül Aşık Veysel’in ‘Uzun ince bir yoldayım’ türküsünü saz eşliği bile olmadan çok duru ve çok dokunaklı bir sesle ve üç farklı dilde okudu. Alkışlar, alkışlalar… ve o ufak tefek Songül, gönlümüzde bir ece olmuştu.
Sarıkamış’taki akşam yemeğimizde Ayhan Bey:
“Turizmin önemli ögelerinden biri de rehberlik hizmetidir. Rehberler bölgeleriyle, yöreleriyle ilgili doğal güzellikleri, tarihi, coğrafi, folklorik ve mitolojik bilgileri tam özümsemiş, içinde harmanlamış ve diliyle bütünleştirmiş olması gerekir. Songül kızımız bu turumuz öncesi oldukça zor olan ‘profesyonel rehberlik sınavını oldukça başarılı bir seviyede tamamladı. Bu turumuz onun çok başarılı ilk profesyonel işi oldu. Songül Hanım kızımız sadece bizim değil, diğer tur operatörlerin de Kars ve yöresi için vazgeçilmez bir rehberi olacağına inanıyorum. Şimdi Songül Hanım kızımızı plaketini almak üzere davet ediyorum” dedi.
Songül bize birkaç türküyle veda etti ve Kars’ta kaldı. Kars sonrası gezimiz boyunca su, çay kahve self servis olarak veya gönüllü katılımcıların desteğiyle yapıldı.