Değerli okurlarımız son dönemlerde sizlerin dikkatini ülkemizin tarım ve hayvancılık politikalarına çekmeye çalışıyorum. Çünkü bu konu sadece bir sektörün geleceği değil, bir ülkenin geleceği…
Ülkemizin tarım ve hayvancılığı son yılların belki de en kritik dönemlerinden birinden geçiyor. Her yazımda mutlaka altını çizdiğim artan üretim maliyetleri, iklim değişikliğinin etkileri, kırsaldan kentlere göç, yem ve enerji fiyatlarındaki yükseliş ile ithalata dayalı politikalar sektörün geleceği konusunda ciddi soru işaretleri oluşturuyor. Bu soru işaretlerini ortadan kaldırmak için atılacak adımlar ise yalnızca çiftçinin ve yetiştiricinin değil, ülkenin gıda güvenliğinin de kaderini belirleyecek.
Geçtiğimiz haftaki yazımda da belirttiğim gibi son yıllarda kırmızı et fiyatlarını dengelemek amacıyla uygulanan canlı hayvan ve karkas et ithalatı kısa vadede piyasaya nefes aldırıyor gibi görünse de uzun vadede yerli üreticinin rekabet gücünü zayıflatıyor. Üretici, artan maliyetler karşısında hayvanını kesime göndermek ya da işletmesini küçültmek zorunda kalırken, ithalatın devam etmesi sektördeki yatırım iştahını da azaltıyor. Israrla söylediğim ve sektör içerisinde yer alan herkesin dile getirdiği gibi hayvancılık uzun vadeli planlama gerektiren bir faaliyet alanıdır. Bugün alınan bir damızlık hayvandan ekonomik verim alınabilmesi yılları bulmaktadır.
Tarım tarafında da tablo farklı değil. Gübre, mazot, ilaç ve sulama maliyetlerindeki yükseliş üreticinin kar marjını her geçen yıl daha da daraltıyor. Birçok üretici ekim alanlarını azaltırken, bazı bölgelerde tarım arazilerinin üretim dışına çıkmaya başladığı görülüyor. Üretim azalırken tüketim artmaya devam ediyor ve bu durum fiyatlar üzerinde baskı oluşturuyor.
İklim değişikliği ise göz ardı edilmemesi gereken bir başka tehdit olarak karşımızda duruyor. Kuraklık, düzensiz yağışlar ve ani hava olayları hem bitkisel hem de hayvansal üretimde verim kayıplarına neden oluyor. Su kaynaklarının etkin kullanımı ve modern sulama sistemlerinin yaygınlaştırılması artık bir tercih değil, zorunluluk haline gelmiş durumda. Yani tarım alanında da günümüz teknolojisini kullanmak zorundayız.
Ancak tüm olumsuzluklara rağmen önemli avantajlarımız bulunuyor. Genç nüfus, geniş tarım arazileri, farklı iklim kuşaklarına sahip olmamız ve güçlü üretim kültürümüz doğru uygulanacak politikalarla büyük bir potansiyele dönüşmeye hazır. Üreticinin planlı desteklenmesi, yem bitkileri üretiminin artırılması, kooperatifçiliğin güçlendirilmesi ve üretim odaklı uzun vadeli politikaların hayata geçirilmesi halinde sektör yeniden büyüme ivmesi yakalayabileceğimiz sadece birkaç kalem.
Bugün tarım ve hayvancılıkta bulunulan nokta tam anlamıyla bir yol ayrımıdır. Bir tarafta ithalata bağımlılığın giderek arttığı, üreticinin üretimden uzaklaştığı bir gelecek; diğer tarafta ise kendi kendine yetebilen, ihracat potansiyeli yüksek, güçlü bir tarım ve hayvancılık sektörü bulunmaktadır. Tercih edilecek yol yalnızca üreticinin değil, sofralarımızdaki ekmeğin, etin, sütün ve gelecekteki gıda güvencemizin de belirleyicisi olacaktır.
Tarım ve hayvancılık stratejik sektörlerdir. Bu gerçeği ne kadar erken kabul eder ve buna uygun politikalar geliştirirsek, geleceğe o kadar güvenle bakabiliriz. Çünkü güçlü bir tarım olmadan güçlü bir ekonomi, güçlü bir hayvancılık olmadan da sürdürülebilir bir gıda sistemi kurmak mümkün değildir.