İzmir’ in bunaltıcı ve nemli bir gecesinden sonra, yapış yapış bir sabaha açmıştı gözlerini.

Sanki hiç uyumamış gibi uyanırdı hep, yorgun ve bitkin. Yumuk gözleriyle ayaklarına baktı, yıllar içinde kemikleri şekil değiştirmişti her şey gibi. Zaman her şeyi büküyordu. Bir zamanlar giydiği şık ayakkabıları düşündü içi burkularak. Neden hatıralar bazen düşman görünürdü ki gözüne? Sessizlik doğuran sorular. Divandan bozma yatağından her zamanki gibi yavaş yavaş kalktı. Bahçeye çıktı biraz serinlemek için, evler arasındaki avluyla bahçe arasında bu boşluğa bahçe denebilirse tabii. Her ne kadar buradaki kedileri ve bacaklarına sürtünmelerini sevmiyorsa da oyalanıyordu, nefes alıyordu burada. Evet, sevmiyordu kedileri. Küçükken beraber uyuduğu kedisi sebepti buna belki de. Beyaz, kadifemsi tüyleri, konuşur gibi bakan bal rengi gözleriyle en yakın arkadaşıydı o kedi. İnsanlardan yakın, dünyadan uzak bir arkadaş… Kulaklarını delip renk renk, ponponlu küpeler takardı, çıkardığı ses hoşuna giderdi. Üç yıl sonra bir ilkbahar sabahı ansızın gitmiş ve bir daha dönmemişti. Günlerce aramış, merak edip her gece ağlamış, uykusuzca ve umutla dönmesini beklemişti kedisinin. Kaybolmuştu ya da başına bir şey gelmişti kesin. “Keşke bir isim verseydim kediciğime” diye düşünüp hayıflanmıştı. Bir isim vermek… hiç de aklına gelmemişti kaybolana dek. Belki bir ismi olsa, çağrıldığında dönecekti kedisi. Gelgelelim ismi yoktu ve dönmedi, bir daha görmedi onu hiç. Bahçeden mutfağa geçti ve her sabah yaptığı gibi sütlü kahvesini hazırladı. Neredeyse elli yıldır içiyordu bu kahveyi. Adalı olmasa alışır mıydı bu kadar, bilinmez. Ama şimdi bu zıkkımı içmese günü karşılayamazdı. Gözlerini kapattı, bahçeden çiçek kokuları geliyordu sanki. Bahar mı gelmişti? Evet, farkına varamasa da ilkbaharın ilk günleri yaşanıyordu. Dünya üzerinde bu cıvıldayan, doğurgan mevsimi sevmeyen tek insan kendisi miydi acaba? Dikkatli adımlarla salondaki pencerenin yanına, her zamanki yerine oturdu. Gün geçtikçe hareketleri ağırlaşıyor, birazcık yürüse nefes nefese kalıyordu. Üstelik son zamanlarda kilo da almıştı. Hayatının hiçbir döneminde kürdan gibi zayıf bir kadın olmasa da, eskiden kendini güzel ve alımlı bulurdu hiç olmazsa. Aynadaki yansımasına, vücudunun hatlarına, dolgun kalçalarına, dik göğüslerine bakmayı severdi. Şimdi vücudunun bozulduğunu düşünüyor ve aynalara pek uğramıyordu. Bir zamanlar omuzlarına şelale gibi dökülen ve sevdiğinin dokunmaya doyamadığı kızıl saçları da iyice azalmış, yoğun kıvırcıklığını kaybetmişlerdi. Beyazlamasına aldırdığı yoktu, ama keşke eskisi gibi çok olsalardı yine. Hele kırışıklıklar… Gitgide artan sıkıntısı… Uzun boyunun kemik erimesi yüzünden kısalması... Bacaklarındaki, her geçen gün sıklaşan alışkın ağrılar... Besbelli yaşlanıyordu işte, hatta belki de çoktan yaşlanmıştı da farkına yeni varıyordu. “Sağlık olsun” dedi iç geçirerek biraz teselli, biraz şükür. Ardındaki eskimiş minderin yumuşaklığına bıraktı kendini. Sonra kadim dostunu aranıp buldu, dudaklarına yerleştirdi. Birden keyiflendi, bu meret ne iyi gidiyordu sütlü kahveyle öyle. Hâlbuki kızı ne çok istiyordu bırakmasını ve terslik bu ya, kendisi de ne çok zevk alıyordu bunu içmekten. Zor yılların ve kayıplarının bir emanetiydi bu, elinde kalan ve kendisine ait olan tek mutluluk. Şimdi dışarıda akıp giden hayata bakıyordu uzaktan. İşe yetişmeye çalışan insanlara, okula gitmemek için ağlayan çocuklara, köşedeki bakkalın su şişelerini dükkânın dışına sıralayışına, yan dükkândaki camcının uzun uzun esneyişine, kafasındaki tahta tepsiyle“ Sıcak gevrek var!” diye bağıran susam kokulu çocuğa, kim bilir kaçta uyanıp dağıtıma başlayan sütçülere, ölen annesine, ruhunu karartan geçmişine, umutsuz ve beklentisiz geleceğine… Her şeye uzaktan bakıyordu, hayatın miyobuydu. “Ahh kokomira Gülfem!” diye iç geçirdi elinde olmadan. Annesinden yadigâr, Giritçe bir kelimeydi bu. “Zavallı Gülfem…” Yorgun hatıraları sık sık aklına düşünce, diline düşerdi bu sessiz yakarışlar da. Kos’ta geçen yılları, çocukken geçirdiği hastalıkları, kaybolan kedisini, dadısının ölümünü, depremi, pek hatırlayamadığı abisinin ve babasının art arda gidişlerini, İtalyan komşularını, Almanların adayı bombalayışını, sığınaklardaki korkulu bekleyişlerini, aşık olduğu adamla geçirdiği ilk geceyi, onu bir türlü sevemeyen kayınvalidesini, sevdiği adamı kaybedişini, üç çocuğu tek başına büyütme gayretini, bin bir zorlukla Türkiye’ye gelişlerini, annesini, kardeşlerini… Ne ağır geçmişti zaman. Eşi öldüğünden beri hep böyleydi. Günler aylara, aylar yıllara dönüşüyordu göz açıp kapayıncaya kadar. İçinden bir ses uzun yaşayacağını ve bu sabahların bitmeyeceğini söylüyordu bir yandan. El kadar çocuktu, menenjit hastalığına yakalanmıştı ve ateşinin bir türlü düşmediği bir gece, eve gelen İtalyan doktor sabahı göremeyeceğini söylemişti. Ailesi dâhil herkes, hatta kendisi bile o çocuk aklıyla umudunu kesmişti. Hep beraber kendilerini kötü bir sabaha hazırlamışlardı. Düşündükleri gibi olmadı. Gülfem, sabah olunca cin gibi bakan gözlerle uyanmıştı. Evde esen bayram havası halen hatırındaydı. Hacı babası sadaka dağıtmıştı herkese. O gece ölseydi daha mı iyi olurdu acep? O zaman sona ermeyen kısacık hayatının, bundan sonra yaşayacağı yılları uzattığını düşünüyordu bazen. Ali düştü aklına bir kere daha. Gözünü onunla açmıştı. Bir erkek nasıl sever, nasıl dokunur onunla öğrenmişti. On üç yıl boyu hemen her geceyi ateşli geçen zamanlar. Kollarında zaman durur, onun bedeninde kendini bulurdu. Doyamazdı onun sevmelerine… Ölümünün ardından haftalarca odasına kapanmıştı. Çocuklarını bile görmek istememiş, yemeden içmeden kesilmişti. Kocasıyla birlikte onun da bir parçası yok olmuş ve kadınlığı ölmüştü sanki. Kos’ta da böyledir bu işler. Eşi ölen kadın, “kadın” değildir artık. Hayatının kalanında siyah dışında başka bir renk elbise giyemez, süslenemez, aklına estiği gibi gezemez, gözlerine çöküveren derin hüzünle bir daha hayat dolu bakamaz, kahkaha atamaz falan filan… Çünkü o artık bir annedir, evlattır, kardeştir, yengedir, duldur sadece. Güçlü kalmalı ve otoritesini kurmalıdır, kadınla erkek arasında bir yerdedir. Hayatını bir yasla boğmuş eksik biridir o. Adanmışlıkla geçirilen bu kadar yıl neler yaşatmıştı ya da yaşatmamıştı ona? O ilkbahar sabahı gözünün nuru, biricik sevgilisi gitmeseydi belki halen kadın olarak hissedebilirdi kendini. Kim bilir? Şimdi yine bir ilkbahar sabahıydı ve her geçen gün artan bir biçimde yalnızdı. Neye sevinebilir ve neye karşı yaşam istenci duyabilirdi ki gayrı? Birden torunları geldi aklına. Hele kendininki gibi kıvır kıvır, kızıl saçlarıyla Ece’yi düşününce, şefkat dolu bir gülümseme yerleşti dudağına. Bıcır bıcır konuşması, sevgi dolu sözcükleri, yakınlığı, sıcaklığı, durup durup öpmesi, meraklı bakışları… En çok da oyun oynuyor gibi gözüküp de belli etmeden büyükleri dinlemesi ve farkında olmadan lafa karışması… Çok özlemişti Ece’yi… Kokomira Gülfem! Ali’ye hasret ve yaşanmışlıkla yaşanmamışlık, sevinçle yas arasında sıkışmış bir ömür… Bir sütlü kahve daha yapmalıydı şimdi, elleri istemsizce kadim dostunu arandı.

EMEL ZEHRA TUNÇİNAN