O şehire gideli yirmibeşgün olmuştu ve ben de epeyce alışmaya başlamıştım çevreye ve insanlarına...Hani derler ya ''sen iyi olursan herkes iyi olur.'' Önce aynaya bakacaksın, kendini tartacaksın, buna iç hesaplaşması desek daha uygun olur gibime geliyor. Yani özgül ağırlığını kendin hesaplayacaksın. Yani bu meslekte hep şu tip söylemlere şahit olurum ve benim dünyama bu bakış açısının ne kadar da yabancı olduğunu hissederim... ''Hasta ile arana mesafe koyacaksın, yoksa şımarır!'' Ne? Nasıl yani? Kuzum sen uzaydan mı geldin? Nerden geldin, nereye gidiyorsun ey insan! Kendine bir sor bu soruları da sonra istikametini tayin et!

            Niye böyle bir giriş yaptığımı merak ediyorsunuzdur. Anlatayım, Nuhşehir'e gittiğimden beri o bölgenin insanına daha çok yaklaşmak ve onların duygu dünyasına olabildiğince nüfuz edebilmek için gayret gösterdiğimi ifade edeyim. Nitekim kısa sürede sokakta selam veren, hatırımı soran insaanlara rastladıkça haz duyduğumu belirteyim. Büyük şairin o sözü ne güzeldir... ''Sonra hak, sonra sebat, işte kuzum insanlık!''

            Otelim şehrin biraz dışında olduğundan o cumartesi günü de akşam yemeği için çıkıp yürümeye başlamıştım o otoban boyunca. Gölgeler uzamaya baaşlamıştı ve ''minibüse binmeyeyim, biraz yürüyeyim de spor olsun'' diye düşünüyordum. Arada bir de durup Cudi Dağı'na bakmaktaydım. Zira geldiğimden beri bu dağdaki o can yakıcı terör hadiselerini dinlemekteydim ve bir muhasebe yapmaktaydım. Bir güvenlik uzmanı ile ayaküstü sohbetimizde söylemiş olduğu o sözler beni mutlu etmeye yetmişti... ''Hocam rahat olun, savunma sanayi sayesinde yerdeki bir fareyi bile tesbit edebiliyoruz artık, gece bile!''

            ''Yani Siyonist İsrail'in Heron'larından kurtulduk demek ki!''

            ''Evet'' demişti, ''şimdi bizim İHA ve SİHA'larımız o dağlarda destan yazıyor!''

            ''Yani Siyonist tavşana kaç, tazıya tut mu diyordu?''

            ''Aynen öyle, yazılım onlarda olduğundan teröristleri haberdar ediyorlardı bizden önce!''

            Neyse, bir yandan da karnım zil çalmakta ve daha önce gitmiş olduğum o ciğerciği hayal etmekteydim. Değişik bir sunumdu, ciğerleri şişe diziyorlar, yanında da bolca mezeler...Bu düşüncelere dalmışken birden bir arabanın korna sesini duyuyordum ve soluma bakınca beyaz bir otomobil görüyordum. Hani irkilmiyor da değildim. İşte itiraf ediyorum, ama gülmek yok... ''Ne yalan söyleyeyim, nabız atışlarım hızlanmıştı ve de biraz terlemiştim aniden.'' Tahminen kırkbeşli yaşlardaki adam camı açarak tebessüm ediyordu... ''Hocam bu sıcakta yürümeyin, buyurun arabaya, sizi götüreyim. Şehire gidiyorsunuz sanırım!'' Elbette şaşırmıştım ve açıkçası korkmuştum. Zira bu şekilde insanları kaçırıp dağda infaz ettiklerini duymuştum elbette. Hem de ''her sakallıya dede denir miydi!'' Haliyle binip binmemekte tereddüt edecektim. Nitekim ben de boş gözlerle sürücüyü süzmekteydim. Göz terazimle de tartmaktaydım güya. İkilem yaşıyordum haliyel... ''Acaba ne desem, binsem mi, binmesem mi!'' Güya korktuğumu da hissettirmemeye çalışıyorum. Kendimi toparlayarak ''beyefendi zahmet etmeyin, şöyle bir yürüyüp hava alayım dedim. Yemeğe gidiyorum!''

            ''Nuh Otel'de kaldığınızı biliyorum, buyurun binin!''

            İyice şüphe kaapmaya başlamıştım... ''Benim Nuh Otel'de kaldığımı nereden biliyordu?'' Ve cama iyice yaklaşıp içeri baktığımda tereddütümü gşdermek için kendini tanıtıyordu ve kimliğini de gösteriyordu...Evet, uçan kuştan bile haberi olan bir kurumdandı bu kişi...Yani cemaziyelevvelimizi bilen bir insanla karşı karşıyaydım desem abartmamış olurum. Ve kararımı verip biniyordum. Hani argo tabirle ''ya herro, ya merro!''

            O kimliği görünce biraz rahatlıyordu. İsmini ve memleketini de söylüyor...''Hocam geçen hafta size muayene olmaya gelmiştim, verdiğiniz tedavi iyi geldi, artık gece kalkmıyorum. Ayrıca ondan önce de hastane bahçesinde sohbet etmiştik. Hani o üzücü günde!''

            Hatırlıyordum... ''Evet, askeri üsse saldırıda yaralananları getirmişlerdi, hatırladım!''

            Biraz gidince soruyor... ''Yemeğe gidiyordunuz, benim de karnım aç. Sizi şehrin dışındaki bir ciğerciğe götüreyim, beraber bir akşam yemeği yiyelim. Ne dersiniz!'' İçimden de diyordum ki ''körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz!''

            ''Tamam'' diyordum.

            ''Ciğeri sever misiniz?''

            Elimle omuzuna dokunuyorum...''Bir fıkra anlatayım mı! Hani tilkiye sormuşlar ki kızarmış tavuk budunu sever misin! O da güldürmeyin beni demiş!''

            Tebessüm ediyor... ''Tamam, o zaman şuradan döneyim!'' Ve otobanda gidiyoruz ve bir müddet sonra yol kenarındaki bir dinlenme tesisinde iniyoruz. Güzel bir restorana girdiğimizde garsonlar yaklaşıyor ve ceketlerini ilikleyerek saygı gösteriyorlar... ''Sayın amirim şeref verdiniz'' dediğinde yol arkadaşımın statüsü hakkındaki şüphelerim ortadan kalkıyor ve onun yerini güven duygusu alıyor.

            Adının Enis olduğunu öğreniyorum ve ciğerler sipariş ediliyor...İçimden de şöyle diyorum... ''Bu bölge hakkında duyduklarım Kaf Dağı'nın arkasını sorgulamak ve keşfetmek gibiydi şimdiye kadar. Lisanı münasiple erbabına sormaya çalışayım.'' Ve bir girizgah yapıyorum... ''Enis bey buraya gelirken hep o hendek olaylarını düşünüp helallik almıştım dostlarımızdan, ama şimdi bambaşka bir Nuhşehir görüyorum. Nedir bunun sırrı acaba?'' Çatalını bırakıp arkasına yaslanıyor ve bakılşarını bana doğrultuyor... ''Hayatını ortaya koyan vatansever güvenlik kuvvetlerimiz ve bir de göklere hakim olmamız. İnanmak başarının yarısıdır!''

            ''Gökler derken neyi kastettiğinizi biliyorum!''

            ''Evet, onlar bizim gözümüz kulağımız. Yani maşa varken elimizi ateşe atmıyoruz artık!''

            Duygulanıyorum... ''İnanın kaldığım otelden gece Cudi'ye baktığımda oranın ışıl ışıl olması beni o kadar mutlu ediyor ki!''

            Ve o 'hendek olayları'ndan bahsediyor... ''İşin kırılma noktasıydı bu olaylar. Yani mücadelede önemli olan nedir biliyor musunuz!''

            ''Merak ettim!''

            ''Psikolojik eşiği aştığınız, karşınızdakinin ümitlerini yerle bir ettiğiniz zaman başarı gelmiş demektir. Biz de o taşeronların ümitlerini toprağa gömmüş olduk o zaman!''

            ''Anlıyorum!''

            ''Ve içeriden beslendikleri kaaynağı da kestik. Dağa yardım içeriden gidiyordu. Elde ettiğimiz silahlar daha çok İsrail ve Amerika menşeliydi. Yani biz öncelikle İsrail ile savaşıyoruz. Bunu böyle bilmek lazım!''

            ''Yani Enis bey, mesele 'arz ı mevud'u hayata geçirmek, burada ikinci bir Siyonist İsrail kurmak mı? Doğru mu anlıyorum?''

            Başı ile onaylıyor... ''Aynen, meselenin püf noktası da işte bu ya!''

            Ve kahvelerimizi de içip yola çıkıyoruz... Otel önünde veda ve ayrılış...