Karlışehir'de o Şubat ayında lapa lapa kar yağmaktaydı. Caddeler ve kaldırımlar bir cam misali şeffaf bir görüntü arzetmekteydi. Bıyıkları buz kesen o şiddetli sazakta insanların ağzından ve burnundan çıkan sıcak nefes sanki burgu burgu bir görüntü çizerek havada taklalar atmaktaydı adeta...Uzaktan bakan birisi sanırdı ki caddede yürüyen herkesin ağzında sigaradan çok pipo vardı ve soğukta donan da nefes değil, pipodan çıkan dumandı.

O gün ben de sabahın erken saatinde sol kolumun pazusuna o kırmızı halkayı geçirmiştim. Kırmızı zemin üzerine beyaz harflerle ''nöbetçi'' yazıyordu. Biz buna ''lanet halkası'' derdik aramızda. Zira bu nöbetin stresini birkaç gün önceden hissederdi her öğrenci bütün hücrelerinde...Başkaları da böyleydi, ama hele ben bunun stresinden uyuyamazdım birkaç gece. O ruhsuz öğrenci yurdunda beşinci senemi doldurmuştum ve de aramızda ''Gestapo'' olarak adlandırdığımız ''Kudretli Başkan''dan korkmayan  bir öğrenciye rastlanamazdı. Belki de ''mahkumiyetimin beşinci senesi''ydi. Bir hapishaneydi adeta! Bir bakışı bile bir öğrenciyi ürkütmeye yeterdi. Okumuş olduğum bir romandaki o komutana ne kadar da benziyordu bizim Gestapo! Romandaki o cümleleri okuyunca kitabı bırakıp hafızamda bir yolculuğa çıkıyordum. Acı dolu bir tebessümle pencereye yönelip dışarıya bakıyordum. Ağzımdan şu cümleler dökülüyordu: ''Bizim Kudretli Başkan'ın taa kendisi!'' Bu Başkan da neyin, nerenin başkanı diye sorduğunuzu duyuyor gibiyim... Söyleyeyim, Maviay Öğrenci Yurdu'nun Başkanı....O tasvire dönelim...

''Saçtığı dehşetin tadını çıkaran diktatör ağır ağır yaklaşır, hiçbir şeyi kaçırmayan bakışlarıyla herbirimizi tek tek gözden geçirirdi. Sıkı bir düzen için yaratılmış bu madeni gözler herşeyi görürdü. Sadece bir parmak kadar öne düşmüş asker kasketini, iyi parlatılmamış bir düğmeyi, kılıcın üzerindeki en küçük bir pas lekesini, atlardaki en ufak bir çamuru kaçırmazdı. Kurala aykırı en ufak bir kusuru yakaladımı da fırtına kopar, daha doğrusu küfür yağmuru başlardı. Üniformasının dapdaracık yakasından gırtlağı ur gibi dışarı fırlar, kısacık kırpılmış saçlarının altındaki alnı kıpkırmızı olur, şakaklarında kalın kalın mor damarları fırlardı. Sonra da kılçıklı, boğuk sesiyle saldırıya geçerdi.''

Avusturya ordusundaki o albayın ruh halini yansıtan Kudretli Başkan kapıdan girince hemen nöbet odası denilen o ''hücre evi''nden fırlayıp karşılıyordum Zat-ı Şahaneleri'ni...O sırada nabzım bileğimdeki deriyi delip geçecek kadar hızla atıyordu adeta...Gri fötr şapkasını sağ eliyle çıkarıp üzerindeki karı yere boca ettikten sonra merdivenleri tırmanmaya başlıyordu. Ben de bir kader mahkumu veya bir emireri gibi arkasından tırmanmaktaydım merdivenleri...Birinci kattaki o korku salan makamının kapısı çift kanatlıydı ve camdandı. Ben korkunun ağır bastığı bir saygı veya endişe saikiyle öne hamle yapıp kanatlardan birisini açıp içeriye buyur ederken bir yandan da bildiğim bazı duaları okumaktaydım. Zira 24 saat boyunca kulağım başkanın odasında olacaktı. Hani derler ya ''Hak saklasın belasından'' misali Yaradana  sığınırdım o ruhsuz ve de itici nöbet odasında...

Başkan paltosunu, fötrünü ve atkısını çıkardığında bir emireri olarak ben onları kapıp köşedeki askıya büyük bir dikkatle asma görevini yerine getirmekteydim. Koltuğuna oturup o kahverengi piposunu çıkarıyordu masasının gözünden ve tütünü de büyük bir dikkatle yerleştirip yakıyordu ve tüttürmeye başlıyordu. Bense hazırolda beklemekteydim, zira o git demeden odayı terketmek kimin haddine! Başını kaldırıp soruyordu: ''Bir aksaklık var mı ulen!'' En sık kullandığı kelime oydu: ''Ulen!'' Bu kelimede bir tehdit gizliydi adeta... Biz bunu şöyle algılardık: ''Bir hata yaparsan canına okurum haa!'' Ama bu hitap ifadesini her öğrenciye karşı kullanmazdı Başkan. Yurtta kalan öğrenciler iki kategoriye ayrılıyordu... ''Parasız Yatılı ve Paralı Yatılı diye.'' Bu sıfatı gariban köy çocukları için kullanırdı: ''Ulen!'' Paralı yatılılar ise adeta ''Beyaz Türkler''di ve onlara büyük bir şefkatle ''evladım'' diye hitap ederdi Zat-ı Şahaneleri...Onların büyük bir kısmı da ya ''monşer'' çocuğuydu, ya da ''omuzu kalabalık'' zevatın altın çocuğuydu. Diğerleri gibi ''teneke çocuk'' değildi...Neyse, ben gerekli tekmili veriyordum ve istediği limonlu çay için ''başüstüne'' deyip odadan ayrılıyordum. Masasının üzerinde de çok sayıda mektup dikkatimi çekmekteydi. Gülmeyecekseniz söyleyeyim: Ben de ''ulen'' diye hitap edilen kategoriye girmekteydim! Hani gülmeyecektiniz!

O kitapta okumuştum ve çok hoşuma gitmişti o cümle...''Hak ile zorbalık arasında tuhaf bir benzeşme vardır!'' Zira Maviay Öğrenci Yurdu'nda hakkı olan bir görevi icra etmekte olan Başkan acaba sınırı aşıp zorbalığa mı tevessül ediyordu diye yıllar sonra kendime hep sormaktaydım...Neyse, ben ''nizamiye''de, pardon ''nöbet odası''nda oturuken görevli de çayı alıp Başkan'a götürmek üzere merdivenleri arşınlamaya başlıyordu. Döndüğünde biraz sonra odada yanıma gelen çaycı Çavuş Emi boş tepsiyi masaya koyup bakışlarını bana yönlendiriyordu...Eliyle yukarıyı işaret ederek, yani Başkan'ı kastederek ''seni istiyor, hemen git!' diyordu. Söyleyiş tarzından sanki nem kapmıştım veya bana öyle geliyordu. Sanki insanın altıncı hissi bazen devreye girer ve ''fırtına öncesi sessizliği'' hisseder. Sessiz bir bakışma... Gözgöze geliyoruz Çavuş Emi ile... Omuzlarını silkiyor...''Bilmem ki!'' Ve odasına giriyorum. Masadan bir zarf alıyor ve içinden bir resim çıkarıp bana doğru sallıyor o resmi...Kıpkırmızı oluyor yüzü ve burun kanatları titriyor... ''Bu ne ulen!'' Donup kalıyorum... Uzatıyor resmi...Bir çiftlikte çekilmiş... Arkada bir at ve çitler...

            ''Bu mektup neyin nesi? Helsinki ile senin ne işin var ulen!''

Hatırlamaya başlıyorum...''Başkanımşey'' diyorum, ama cümlemi tamamlamaya fırsat vermiyor ki!

            ''Ulen bacak kadar boyunla karı kız kovalamaya mı başladın!''

            Titreyen sesimle cevap veriyorum...''Başkanım mektup arkadaşım!''

            ''Yani aşk mektubu!''

            ''Hayır Başkanım, İngilizcemi geliştirmek için mektuplaşıyorum!'

            Bağırıyor... ''Sevgilinin adı da Eija Rönty!''  Mektubu uzatıyor... Elbette İngilizce yazılmış...Helsinki'ye yakın bir çiftlikleri varmış, lisede okuyormuş...

            Yüzü kızarıyor... ''Ulen benim haberim olmadan nasıl mektuplaşırsın bir kızla!''

            Ve iki yanağıma okkalısından ikişer sille indirdiğinde gözlerimden adeta ateş fışkırıyor...''Al bu mektubu, bir daha görmeyeyim. Atarım ulen seni yurttan, sokağı boylarsın!''

            Ve nakavt olmuş bir boksör gibi süklüm püklüm nöbet odasına giriyorum. Çavu7ş Emi sarılıyor bana... ''Zürriyeti olmayanın merhameti de olmaz oğul'' diyerek beni teselli etmeye çalışıyor. Dediği gibi ''merhamet duygusu'' Kudretli Başkan'ın semtine bile uğramazdı...

            Son söz: ''Yalnız o günden beri bir şey daha biliyorum: Vicdan hatırladıkça hiçbir suç unutulmaz!''